Rıfat Çakır
Köşe Yazarı
Rıfat Çakır
 

Allah’a Bir Daha İşin Düşmeyecekse!

Rahmetlik Babam; “Kur’an ilk emrinde “Oku” der. Demekki okumayan iyi Müslüman olamıyor. Sadece Kur’an okuyunda demiyor, din okuyun, fen okuyun, bilim okuyun, matematik okuyun; okuyun işte diyor” derdi. Yorumları analitik, tespitleri isabetliydi. Ukâlalık yapmaz, ukâlalarıda sevmezdi. Hanesi açık, sofrası kalabalık, gönlü gani, erdemi yüce, alicenap, elicömertti. Zekatını aksatmaz, ibadeti riyasız, dostları aydın ve saygındı. Odasının takasında Akademisyenlerden çok kitabı vardı. Tarih ve edebiyatı daha çok sever, İslami erdemlerden duygulanır, izzetli-ikramlı dini vecibeleri layıkıyla yaşayıp, yaşatırdı. Hastalara refik, yoksullara muin, düşkünlere müttekaydı. Nerde bî’naçar sefil, elbisesiz öğrenci, parasız veli, çatısız yetim, takatsiz ihtiyar varsa gelip onun babacan gönlüne sığınırdı. Kimsesize kimse, mazluma hami, mağdura çareydi.    Aslında bu fütüvvetkar cömertlik Alcı Köyünün genetiğinde vardı. Okumak, okutmak, saygı ve hoşgörü bilgelerin öğüdü, ilmin yönüydü. Hele Gambır Köprü’deki şiir, edebiyat, tarih, din, felsefe konulu sohbetlere ve diplomasi inceliğindeki analitik yorumlara bir denk gelseydiniz inanın kendinizi bir üniversite kampüsünde veya akademik kurulların huzurunda zannederdiniz. Gambır Köprü Sohbetleri adeta bir seminer, sempozyum, forum veya panel niteliğindeydi. Zaten Valisi Vekili, Alimi Uleması, Hacısı Hocası hepsi Alcı için “Şapkalı Filozofların, Bürüklü Profesörlerin Köyü” diye bahsediyordu.  Güzel insanlar, Bendenizde naçizane ülke standartlarımız üzerinde okuyan ve seyahat edebilenlerden biriyim. Hitabetlerin özütü, ifade etkisi, hatip kalitesi, konu muhteviyatı, ölçüsü-tartısı, bilen, bilmeyen, bilmiş gibi davranan, dolu ve boş konuşan dahil liyakat ehli ve sohbet erbaplarını teşhis ve tespitte isabetime güvenirim. Yani gezi ve kıraat ışığında biriken tecrübelerimle analizlerimin doğruluğuna inanırım. Eğer övünüyor demezseniz Ben hiçbir yerde Babam ve dostlarının asalet ve erdemine eşdeğer bir sohbete, meclise ve kaliteye inanın rastlamadım. İştirakına mazhar olduğum şanlı şöhretli makamlar, en klas mevkiiler, üst düzey unvanlar, imrenilir kurumlar, kurullar, kurallar ve kadrolarda bu derecelendirmelerime dahildir.    Bakın Sizlere Rahmetlik Babamın asalet, sahavet ve faziletle süslü hanesinde gerçekleşen akademik sohbetlerinden bir örnek arzediyorum. Birgün Köy Odamıza Sorgun’dan bazı daire amirleri teşrif etmişti. Bende sofraya çay-yemek servis ediyor, soba yakıyor, ayak işlerinden teşkil yumuşlara bakıyordum. Babam Takasından sayfaları sararmış eski bir kitap çıkarttı ve misafirlerine Gazneli Mahmut’la ilgili şöyle bir menkıbe anlatıyordu. Çocuk olmama rağmen o anlatımından ne kadar etkilendiysem hâlâ ezberimde tutarım. Aynen Babamın ifadeleriyle naklediyorum; “Maveraünnehir'den Ganj boylarına, Hazar kıyılarından Pamir yaylalarına uzanan Türkistan coğrafyasına hükmeden Gazneli Mahmut; müdahil olduğu saha ve masalardaki tüm kılıç ve diplomasi savaşlarını kazanıyor, kudretine kudret, ününe ün ekliyor. Muhabere meydanlarını tir tir titreten bu Sultan’ın çağırdığı hanlar, hakanlar, krallar, hükümdarlar huzuruna koşarak geliyor, kovdukları kaçacak delik arıyor. Bu kuvvet ve kudretine rağmen zerre kibir taşımıyor. İnancı sağlam, ibadeti samimi, gönlü adil, insani, ihlâsi, irfani, ikrâmi yüce, kusursuz bir lider, bilge bir devlet adamı.” Her seferin stratejik hamlelerini ölçüp-tartıp çıkan bu akil Sultan, 17 kez çıktığı Hindistan seferlerinin birinde hesap hatası yapıyor, fillerle donanımlı, sayıca üstün, güçlü bir düşman ordusuna gafil yakalanıyor. Maruz kaldığı bu orantısız gücü görünce kaybedip yok olma korkusuna düşüp, dönüş ve kaçış yönüde bulamayınca çaresizlik içerisinde dua ediyor ve Allah’a; “Çarpışmak zorunda olduğum bu orduyu eğer yenebilirsem, elde edeceğim tüm ganimeti fakire-fukaraya dağıtacağım” diye bir adakta bulunuyor.. Savaş sonu Hakk’ın lütfuyla yine galip geliyor, yüklüde bir ganimet ele geçiriyor. Adağını hatırlayıp ganimeti yoksullara dağıtacağını söyleyince tüm komutanlar, stratejistler, mali analistler, bürokrat ve teknokratlar anında itiraz ediyor; “Aman Sultanım ne yapıyorsunuz?. Bunca mal, bunca altın, bunca inci fakire fukaraya dağıtılır mı, onlar ne bilir bu servetin kıymetini. Az bir sadaka dağıtın yeter. Birazını düşmanlarla daha kinlenerek savaşsın diye askerlerimize, en büyük kısmınıda hazi­nemize aktarınki ülkemiz bu servetle çok daha güçlensin” diyorlar. Sultan tartıp, düşünüyor teknokratları haklı buluyor. Fakat inancı gereği bazı tereddütlerede kapılıyor. Bir tarafta Allah’a verdiği söz, bir tarafta kurmayların Devlet aklı ve en mantıklı görüşler. Şaşıp kalıyor. Tüm alim, arif ve akillere tek tek soruyor herkes kurmaylar haklı diyor ve ganimetin fakire-fukaraya değil, hazineye aktarılmasında hemfikir oluyor. Ordusunda Ebul Hüseyn adlı kimseden çekinmeyen, doğru, bilge ve korkusuzca konuşan bir din alimi daha var. “Birde ona sorayım” diyor huzuruna çağırıp soruyor..  “Ya Ebul Hüseyn, Savaşı kazanırsam elde edeceğim ganimeti fakire-fukaraya dapıtacağım diye Allah’a sözüm var. Fakat Devlet aklı ve akil alimler kesinlikle hazineye aktarmam gerektiğini söylüyor sen ne dersin” diyor. Ebul Hüseyn; “Sultanım, eğer Allah’a bir daha işiniz düşmeyecekse kurmaylarınızın dediğini yapın ve sözünüzü, adağınızı hiç düşünmeyin. Yok, yine Allah’a başka işiniz düşecekse kimseye uymadan sözünüzü, adağınızı yerine getirin.” Diyor. Bu söz üzerine Gazneli Mahmut afallıyor, gözleri fal taşı gibi açılıyor, büyük gafletini anlayıp, tereddütlerinden bile utanarak anında tüm ganimetleri zerre eksiksiz yoksullara dağıtıyor. İşte Babamın meclislerinde bu kalitede sohbetler olurdu. Düşünsenize 1980’li yıllar... Ne elektrik, ne internet, ne televizyon, ne telefon var. Şimdi her taraf bilgi ve iletişim teknolojileri kahılı. Aradığın herşey, her bilgi anında cepte. Okullar, üniversiteler, akademisyenler hâ keza.. Kimine alim, kimine ulema, kimine profesör, kimine doçent, kimine hoca, kimine hacı diyoruz ama yerli yersiz heryerde, her kanalda dinlediğimiz bu torpilli tiplerde böyle bilgi, böyle hitap ne gezer. Uyduruk savlarıyla sadece beynimizi kirletiyorlar. Hepsi liyakattan uzak, hepsi ezberci. Ne etkili bir ders verebiliyor, nede hafızalarımızda iz bırakabiliyorlar. Adına hoca, hacı, profesör, eğitimci, stratejist, teknokrat, konu uzmanı falan filan gibi ünvanlar takan bu müsveddelerin çoğu, seyrek duyulan birkaç temelsiz aspragas ezberi kırıtı kırıtı, sırıtı sırıtı anlatınca yakıştırma ünvanlarının hatırına bir şey sanıp dinliyor, sonra çöpe atıyoruz. Tabiiki ölçüyü-tartıyı, yorumu-yordamayı bilmeyen bu herifleri kayırıp medyatik edenler, hakkı olmayan iltifat ve itibarı verince, maalesef hertarafta yine hingilim atıp geziyorlar. Elbette hepsine demiyorum ama, akşam ne yediğini bilmeyen tarihçileri, zekat vermeyen din alimlerini, siyasilerin yalaması bürokratları, ezberci akademisyenler, uçkuru düşük hocalar, biliyor gözükme derdindeki herşeyologlar, teneke uzmanlar, öğrenememiş öğretmenler, Abdurrahman Çelebi tipi panelistler, cümle kurmaktan aciz kalemkör yazarlar, kes-kopyala-yapıştırcı intihalci araştırmacılar ve liyakatsız ünvanının cesaretiyle her yerde, her konuda kültür insanı ve aydınım diye zırvalayan yetkili çenebazları itine dök.   Allah’a hep şükrederim ki; İyiki ben asaletli bir ailede doğmuş, Köy Odası kültüründen beslenmiş, asri, adil ve akil gönüllerin dizi dibinde büyüyüp görgü, bilgi, ikram, edep, tevazu derslerini doğaçlama alıp uygulamış, en önemliside toprak gönüllü hanedanların geçer notuyla Alcı Köyü Gambır Köprü Enstitüsünden başarıyla mezun olabilmişim.
Ekleme Tarihi: 09 Ekim 2026 -Cuma

Allah’a Bir Daha İşin Düşmeyecekse!

Rahmetlik Babam; “Kur’an ilk emrinde “Oku” der. Demekki okumayan iyi Müslüman olamıyor. Sadece Kur’an okuyunda demiyor, din okuyun, fen okuyun, bilim okuyun, matematik okuyun; okuyun işte diyor” derdi. Yorumları analitik, tespitleri isabetliydi. Ukâlalık yapmaz, ukâlalarıda sevmezdi. Hanesi açık, sofrası kalabalık, gönlü gani, erdemi yüce, alicenap, elicömertti. Zekatını aksatmaz, ibadeti riyasız, dostları aydın ve saygındı.

Odasının takasında Akademisyenlerden çok kitabı vardı. Tarih ve edebiyatı daha çok sever, İslami erdemlerden duygulanır, izzetli-ikramlı dini vecibeleri layıkıyla yaşayıp, yaşatırdı. Hastalara refik, yoksullara muin, düşkünlere müttekaydı. Nerde bî’naçar sefil, elbisesiz öğrenci, parasız veli, çatısız yetim, takatsiz ihtiyar varsa gelip onun babacan gönlüne sığınırdı. Kimsesize kimse, mazluma hami, mağdura çareydi. 

 

Aslında bu fütüvvetkar cömertlik Alcı Köyünün genetiğinde vardı. Okumak, okutmak, saygı ve hoşgörü bilgelerin öğüdü, ilmin yönüydü. Hele Gambır Köprü’deki şiir, edebiyat, tarih, din, felsefe konulu sohbetlere ve diplomasi inceliğindeki analitik yorumlara bir denk gelseydiniz inanın kendinizi bir üniversite kampüsünde veya akademik kurulların huzurunda zannederdiniz. Gambır Köprü Sohbetleri adeta bir seminer, sempozyum, forum veya panel niteliğindeydi. Zaten Valisi Vekili, Alimi Uleması, Hacısı Hocası hepsi Alcı için “Şapkalı Filozofların, Bürüklü Profesörlerin Köyü” diye bahsediyordu. 

Güzel insanlar, Bendenizde naçizane ülke standartlarımız üzerinde okuyan ve seyahat edebilenlerden biriyim. Hitabetlerin özütü, ifade etkisi, hatip kalitesi, konu muhteviyatı, ölçüsü-tartısı, bilen, bilmeyen, bilmiş gibi davranan, dolu ve boş konuşan dahil liyakat ehli ve sohbet erbaplarını teşhis ve tespitte isabetime güvenirim. Yani gezi ve kıraat ışığında biriken tecrübelerimle analizlerimin doğruluğuna inanırım. Eğer övünüyor demezseniz Ben hiçbir yerde Babam ve dostlarının asalet ve erdemine eşdeğer bir sohbete, meclise ve kaliteye inanın rastlamadım. İştirakına mazhar olduğum şanlı şöhretli makamlar, en klas mevkiiler, üst düzey unvanlar, imrenilir kurumlar, kurullar, kurallar ve kadrolarda bu derecelendirmelerime dahildir.   

Bakın Sizlere Rahmetlik Babamın asalet, sahavet ve faziletle süslü hanesinde gerçekleşen akademik sohbetlerinden bir örnek arzediyorum.

Birgün Köy Odamıza Sorgun’dan bazı daire amirleri teşrif etmişti. Bende sofraya çay-yemek servis ediyor, soba yakıyor, ayak işlerinden teşkil yumuşlara bakıyordum. Babam Takasından sayfaları sararmış eski bir kitap çıkarttı ve misafirlerine Gazneli Mahmut’la ilgili şöyle bir menkıbe anlatıyordu. Çocuk olmama rağmen o anlatımından ne kadar etkilendiysem hâlâ ezberimde tutarım. Aynen Babamın ifadeleriyle naklediyorum;

“Maveraünnehir'den Ganj boylarına, Hazar kıyılarından Pamir yaylalarına uzanan Türkistan coğrafyasına hükmeden Gazneli Mahmut; müdahil olduğu saha ve masalardaki tüm kılıç ve diplomasi savaşlarını kazanıyor, kudretine kudret, ününe ün ekliyor. Muhabere meydanlarını tir tir titreten bu Sultan’ın çağırdığı hanlar, hakanlar, krallar, hükümdarlar huzuruna koşarak geliyor, kovdukları kaçacak delik arıyor. Bu kuvvet ve kudretine rağmen zerre kibir taşımıyor. İnancı sağlam, ibadeti samimi, gönlü adil, insani, ihlâsi, irfani, ikrâmi yüce, kusursuz bir lider, bilge bir devlet adamı.”

Her seferin stratejik hamlelerini ölçüp-tartıp çıkan bu akil Sultan, 17 kez çıktığı Hindistan seferlerinin birinde hesap hatası yapıyor, fillerle donanımlı, sayıca üstün, güçlü bir düşman ordusuna gafil yakalanıyor. Maruz kaldığı bu orantısız gücü görünce kaybedip yok olma korkusuna düşüp, dönüş ve kaçış yönüde bulamayınca çaresizlik içerisinde dua ediyor ve Allah’a; “Çarpışmak zorunda olduğum bu orduyu eğer yenebilirsem, elde edeceğim tüm ganimeti fakire-fukaraya dağıtacağım” diye bir adakta bulunuyor..

Savaş sonu Hakk’ın lütfuyla yine galip geliyor, yüklüde bir ganimet ele geçiriyor. Adağını hatırlayıp ganimeti yoksullara dağıtacağını söyleyince tüm komutanlar, stratejistler, mali analistler, bürokrat ve teknokratlar anında itiraz ediyor; “Aman Sultanım ne yapıyorsunuz?. Bunca mal, bunca altın, bunca inci fakire fukaraya dağıtılır mı, onlar ne bilir bu servetin kıymetini. Az bir sadaka dağıtın yeter. Birazını düşmanlarla daha kinlenerek savaşsın diye askerlerimize, en büyük kısmınıda hazi­nemize aktarınki ülkemiz bu servetle çok daha güçlensin” diyorlar.

Sultan tartıp, düşünüyor teknokratları haklı buluyor. Fakat inancı gereği bazı tereddütlerede kapılıyor. Bir tarafta Allah’a verdiği söz, bir tarafta kurmayların Devlet aklı ve en mantıklı görüşler. Şaşıp kalıyor. Tüm alim, arif ve akillere tek tek soruyor herkes kurmaylar haklı diyor ve ganimetin fakire-fukaraya değil, hazineye aktarılmasında hemfikir oluyor.

Ordusunda Ebul Hüseyn adlı kimseden çekinmeyen, doğru, bilge ve korkusuzca konuşan bir din alimi daha var. “Birde ona sorayım” diyor huzuruna çağırıp soruyor.. 

“Ya Ebul Hüseyn, Savaşı kazanırsam elde edeceğim ganimeti fakire-fukaraya dapıtacağım diye Allah’a sözüm var. Fakat Devlet aklı ve akil alimler kesinlikle hazineye aktarmam gerektiğini söylüyor sen ne dersin” diyor.

Ebul Hüseyn; “Sultanım, eğer Allah’a bir daha işiniz düşmeyecekse kurmaylarınızın dediğini yapın ve sözünüzü, adağınızı hiç düşünmeyin. Yok, yine Allah’a başka işiniz düşecekse kimseye uymadan sözünüzü, adağınızı yerine getirin.” Diyor.

Bu söz üzerine Gazneli Mahmut afallıyor, gözleri fal taşı gibi açılıyor, büyük gafletini anlayıp, tereddütlerinden bile utanarak anında tüm ganimetleri zerre eksiksiz yoksullara dağıtıyor.

İşte Babamın meclislerinde bu kalitede sohbetler olurdu. Düşünsenize 1980’li yıllar... Ne elektrik, ne internet, ne televizyon, ne telefon var. Şimdi her taraf bilgi ve iletişim teknolojileri kahılı. Aradığın herşey, her bilgi anında cepte. Okullar, üniversiteler, akademisyenler hâ keza.. Kimine alim, kimine ulema, kimine profesör, kimine doçent, kimine hoca, kimine hacı diyoruz ama yerli yersiz heryerde, her kanalda dinlediğimiz bu torpilli tiplerde böyle bilgi, böyle hitap ne gezer. Uyduruk savlarıyla sadece beynimizi kirletiyorlar. Hepsi liyakattan uzak, hepsi ezberci. Ne etkili bir ders verebiliyor, nede hafızalarımızda iz bırakabiliyorlar. Adına hoca, hacı, profesör, eğitimci, stratejist, teknokrat, konu uzmanı falan filan gibi ünvanlar takan bu müsveddelerin çoğu, seyrek duyulan birkaç temelsiz aspragas ezberi kırıtı kırıtı, sırıtı sırıtı anlatınca yakıştırma ünvanlarının hatırına bir şey sanıp dinliyor, sonra çöpe atıyoruz. Tabiiki ölçüyü-tartıyı, yorumu-yordamayı bilmeyen bu herifleri kayırıp medyatik edenler, hakkı olmayan iltifat ve itibarı verince, maalesef hertarafta yine hingilim atıp geziyorlar.

Elbette hepsine demiyorum ama, akşam ne yediğini bilmeyen tarihçileri, zekat vermeyen din alimlerini, siyasilerin yalaması bürokratları, ezberci akademisyenler, uçkuru düşük hocalar, biliyor gözükme derdindeki herşeyologlar, teneke uzmanlar, öğrenememiş öğretmenler, Abdurrahman Çelebi tipi panelistler, cümle kurmaktan aciz kalemkör yazarlar, kes-kopyala-yapıştırcı intihalci araştırmacılar ve liyakatsız ünvanının cesaretiyle her yerde, her konuda kültür insanı ve aydınım diye zırvalayan yetkili çenebazları itine dök.  

Allah’a hep şükrederim ki; İyiki ben asaletli bir ailede doğmuş, Köy Odası kültüründen beslenmiş, asri, adil ve akil gönüllerin dizi dibinde büyüyüp görgü, bilgi, ikram, edep, tevazu derslerini doğaçlama alıp uygulamış, en önemliside toprak gönüllü hanedanların geçer notuyla Alcı Köyü Gambır Köprü Enstitüsünden başarıyla mezun olabilmişim.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ankhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.