Reklam kod içeriği yüklenmemiş.
Reklam kod içeriği yüklenmemiş.
Mehmet Akif Işık
Köşe Yazarı
Mehmet Akif Işık
 

Bir zamanlar eğitim

1951/52 ders yılında ilkokula kaydımı yaptılar. Siyah önlük dikip giydirdiler, boynuma da beyaz patiska denilen kumaştan diktikleri yuvarlak yakalığı kolalayıp boynuma geçirdiler. O yıllarda henüz “naylon” hayatımıza girmediği için okul yakalıkları da bezden dikilirdi.  Yakaların devamlı ütülü gibi durmaları için de yıkandıktan sonra kolalı suya bastırılır ve sonra iki bez arasına konulup ütülenerek düzleştirilir ve sertleştirilirdi. Kola; kimyasal birleşimini bilmediğim, kireç gibi bir madde olup bir kap içerisinde eritilir ve buruşuk durmaması istenen okul ve gömlek yakaları bu suya batırılıp ütülenirdi. Erkek öğrencilerin okul yakalarının etrafı düz, kız öğrencilerin ise yakalarının etrafı genellikle oyalı veya dantelli olurdu. Maddi durumu iyi olmayan öğrenciler ise kendi kıyafetleri ile geliyordu. Açıkçası o dönemde kıyafet mecburiyeti yoktu. Ayakkabılarda da herhangi bir şekil ve renk mecburiyeti bulunmuyordu, ne bulursak onu ayağımıza geçiriyorduk. Genelde  “gıslaved” denilen siyah renkli lastikten yapılma, kalıptan çıkmış, ayakkabılar giyilirdi. İlkokul 1. Sınıfta bize okutulan ilk kitap “ALFABE” idi.” Uyu uyu yat uyu” diye başlardı. Gaye, gerçekten de bizi uyutmak mı idi, bunu pek anlayamadık. “Baba bana bal al. Al Atay şu bal. Yaşa baba yaşa” gibi cümlelerle dolu bir alfabe karşımızda idi. Hatırladığım kadarıyla sonunda da şöyle bir metin vardı: “Karga karga gak dedi. Çık şu dala bak dedi. Çıktım baktım o dala. Bu karga ne budala. Karga fındık getirdi. Sıçan yedi bitirdi. Onu tuttu bir kedi. Miyav dedi av dedi”.  Bildiğim kadarıyla bu kitap bizden önce okutulmaya başlanmış ve bizden sonra da okutulmaya devam edilmişti. Sınıfımızda Türkçeyi yeni çözmeye başlamış Kürt ve Zaza arkadaşlarımızın yanı sıra bir de Yaşar isimli ermeni arkadaşımız da bulunmaktaydı. Hiçbir zaman kimse kimseye farklı gözle bakmıyordu. Fakir, zengin, ırk ve din ayırımı yapmadan hep birlikte yiyip içiyor, birlikte koşuyor, birlikte terliyor ve birlikte çeşme başına giderek kana kana suyumuzu içiyorduk. Okulda ders aralarında (Teneffüste) genelde “köşe kapmaca”, “ebe”, “mendil kapmaca” “birdirbir” oynuyorduk. Bazen oyun sırasında birbirimize küstüğümüz de oluyordu. Ancak bu küslük en fazla beş dakika sürüyor, sonra yeniden birlikte oynamaya başlıyorduk. Okul dışında ise “çelik çomak”, “koşu”, “güreş” ve “gülle atmaca” gibi oyunları oynuyorduk. (Elbette ki gülle olarak taş parçaları kullanıyorduk). Bir kurşun kalemimiz ve bir de silgimiz olurdu, kalem küçülünce bir kamış içerisine sokulur ve sonuna kadar kullanmaya gayret edilir, daha sonra yenisi alınabilirdi. Silgi ise kaybolmasın diye ortasından geçirilen iplikle boynumuza asılırdı. İlkokul yıllarımız Amerika Birleşik Devletleri’nin ülkemize çok büyük iyilikler (!) yaptığı zamana rastlar. Sabahları okula geldiğimizde, Amerikan yardımı olarak gönderilen süt tozundan yapılmış olan süt, kaynatıldıktan sonra bize birer bardak içiriliyordu. Hayvancılığın iyi seviyede olduğu ve dolayısıyla da rahatlıkla tabii süt temin edilebildiği o yıllarda bize yapay süt içirilmek suretiyle sanıyorum bizleri kobay olarak kullandılar. Bazen de yine Amerikan yardımı dedikleri kalem, defter, cam bilye, kızlara da bez bebek dağıtıyorlardı. Bu şekilde Amerika bizim zihnimizde dost bir ülke olarak yer edecekti.  Bir keresinde bana bir cam bilye verilmişti. Hayatımda ilk kez böyle bir bilye görüyordum. Çok mutlu olmuştum. Zira genelde taşları yontmak suretiyle bilyelerimizi kendimiz yapıyorduk.     İlkokul 4. sınıfa kadar din dersleri yoktu. Dördüncü sınıfta “Din Bilgisi” dersi görmeye başladık. Öğretmenimiz derse başlamadan önce sınıfımızdaki ermeni arkadaşımız Yaşar’a bakıp; “Yaşar evladım sen istersen çıkabilirsin” diyordu. Yaşar da bazen dışarı çıkıyor bazen de oturup dersi dinliyordu.    İlkokul 5. sınıfta 12 dersimiz vardı. Bu dersler: “Türkçe”, “Tarih-Coğrafya, Yurttaşlık Bilgisi”, “Matematik”, “Yazı”, “Tabiat Bilgisi”, “Hayat Bilgisi”  “Aile Bilgisi”, “Resim İş”, “Din Bilgisi”, “Beden Eğitimi” ve “Müzik” idi. Karnemizde bu derslerden başka “Hal ve Gidiş” notu da bulunurdu. O yıllarda; ilkokuldan, ortaokuldan ve de liseden mezun olmadan önce ders yılı sonunda bütün derslerden imtihana girilir, karne notları ne olursa olsun, bu imtihanın sonucuna göre mezun olunabiliyordu. İmtihan sonunda aldığımız notlar  “İlkokul Diploma Defteri” ne yazılıyor ve imza atmak suretiyle diplomalarımız bize veriliyordu. Bulunduğumuz bölgede ortaokul sadece il merkezinde ve bazı ilçelerde bulunduğu için, köy ilkokullarından mezun olanlardan okuyabilecek durumda olanlar da ilçe ortaokuluna kayıt yaptırıyordu. Her ders için ayrı öğretmen olmadığı için bazı derslere Kaymakam, Doktor, veteriner ve bazen de subaylar giriyordu.   Bir ders yılı içinde iki sömestr tatili oluyor, dolayısıyla üç kez karne alıyorduk. Bu sistem ben ortaokul ikinci sınıfa gelinceye kadar, yani 1957/58 ders yılına kadar devam etti. Orta birde (!956/57 ders yılı) üç karne, orta ikide de (1957/58 ders yılı) iki karne aldığımızı gösterir karnelerimi halen saklarım. Ortaokulu bitirdiğim Silvan ilçesinde ve hatırladığım kadarıyla bulunduğumuz bölgedeki hiçbir ilçede lise yoktu. Mutlaka bir il merkezine giderek liseyi okumamız gerekiyordu. Beni de lise tahsilim için Siirt’e gönderdiler. Lise üç yıl idi. İkinci sınıfta “Fen” ve “Edebiyat” bölümlerine ayrılıyordu. Fen bölümü daha zor görüldüğü için genelde tercihler Edebiyat bölümünden yana idi. Ayrıca yüksek tahsil yapmayı düşünmeyenler de Edebiyat bölümünü seçiyordu. Ben “Fen Bölümü” nü tercih etmiştim. Sınıfımız on üç kişi idi. Ortaokulda olduğu gibi lisede de her dersin öğretmeni olmadığından bazı resmi görevliler öğretmeni olmayan derslere girerdi. “Askerlik” ve “Coğrafya” derslerimize subaylar giriyordu. Lise sonda tekrar bitirme imtihanlarına girerek mezun olunabiliyordu. O yıllarda Üniversite sadece Ankara, İstanbul, İzmir, Erzurum ve Trabzon’da vardı. Merkezi sınav sistemi yoktu. Her fakülte imtihanını kendisi yapıyor ve bu imtihan sonucuna göre öğrenci alıyordu. Fakülte tercihlerinde “Fen” veya “Edebiyat” bölümü mezunu ayırımı yoktu. Hangi bölüm mezunu olursa olsun istediği Fakültenin imtihanına girebiliyordu. Liseden mezun olduğum 1963 öğretim yılında ilk kez Ankara Üniversitesi merkezi sınav sistemi ile kendisine bağlı fakültelere öğrenci almaya başladı. Ben de hem bu imtihana ve hem de Ankara’da İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi imtihanına girdim. Lise arkadaşlarımın çoğunluğu Ankara’da imtihana girdi. Üç arkadaşımla birlikte Ankara’da kazandık, kazanamayan arkadaşlarımız da İstanbul’a giderek tercih ettikleri Fakültelerin imtihanlarına girdiler. Liseyi birlikte bitirdiğimiz hiçbir arkadaşımız açıkta kalmadı. Bütün okuyucularıma da hayırlı tahsiller ve başarılı bir iş hayatı sonunda sağlıklı bir şekilde emekli olmalarını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.
Ekleme Tarihi: 19 Eylül 2022 - Pazartesi

Bir zamanlar eğitim

1951/52 ders yılında ilkokula kaydımı yaptılar. Siyah önlük dikip giydirdiler, boynuma da beyaz patiska denilen kumaştan diktikleri yuvarlak yakalığı kolalayıp boynuma geçirdiler. O yıllarda henüz “naylon” hayatımıza girmediği için okul yakalıkları da bezden dikilirdi.  Yakaların devamlı ütülü gibi durmaları için de yıkandıktan sonra kolalı suya bastırılır ve sonra iki bez arasına konulup ütülenerek düzleştirilir ve sertleştirilirdi. Kola; kimyasal birleşimini bilmediğim, kireç gibi bir madde olup bir kap içerisinde eritilir ve buruşuk durmaması istenen okul ve gömlek yakaları bu suya batırılıp ütülenirdi. Erkek öğrencilerin okul yakalarının etrafı düz, kız öğrencilerin ise yakalarının etrafı genellikle oyalı veya dantelli olurdu. Maddi durumu iyi olmayan öğrenciler ise kendi kıyafetleri ile geliyordu.

Açıkçası o dönemde kıyafet mecburiyeti yoktu. Ayakkabılarda da herhangi bir şekil ve renk mecburiyeti bulunmuyordu, ne bulursak onu ayağımıza geçiriyorduk. Genelde  “gıslaved” denilen siyah renkli lastikten yapılma, kalıptan çıkmış, ayakkabılar giyilirdi.

İlkokul 1. Sınıfta bize okutulan ilk kitap “ALFABE” idi.” Uyu uyu yat uyu” diye başlardı. Gaye, gerçekten de bizi uyutmak mı idi, bunu pek anlayamadık. “Baba bana bal al. Al Atay şu bal. Yaşa baba yaşa” gibi cümlelerle dolu bir alfabe karşımızda idi. Hatırladığım kadarıyla sonunda da şöyle bir metin vardı: “Karga karga gak dedi. Çık şu dala bak dedi. Çıktım baktım o dala. Bu karga ne budala. Karga fındık getirdi. Sıçan yedi bitirdi. Onu tuttu bir kedi. Miyav dedi av dedi”.  Bildiğim kadarıyla bu kitap bizden önce okutulmaya başlanmış ve bizden sonra da okutulmaya devam edilmişti.

Sınıfımızda Türkçeyi yeni çözmeye başlamış Kürt ve Zaza arkadaşlarımızın yanı sıra bir de Yaşar isimli ermeni arkadaşımız da bulunmaktaydı. Hiçbir zaman kimse kimseye farklı gözle bakmıyordu. Fakir, zengin, ırk ve din ayırımı yapmadan hep birlikte yiyip içiyor, birlikte koşuyor, birlikte terliyor ve birlikte çeşme başına giderek kana kana suyumuzu içiyorduk. Okulda ders aralarında (Teneffüste) genelde “köşe kapmaca”, “ebe”, “mendil kapmaca” “birdirbir” oynuyorduk. Bazen oyun sırasında birbirimize küstüğümüz de oluyordu. Ancak bu küslük en fazla beş dakika sürüyor, sonra yeniden birlikte oynamaya başlıyorduk. Okul dışında ise “çelik çomak”, “koşu”, “güreş” ve “gülle atmaca” gibi oyunları oynuyorduk. (Elbette ki gülle olarak taş parçaları kullanıyorduk).

Bir kurşun kalemimiz ve bir de silgimiz olurdu, kalem küçülünce bir kamış içerisine sokulur ve sonuna kadar kullanmaya gayret edilir, daha sonra yenisi alınabilirdi. Silgi ise kaybolmasın diye ortasından geçirilen iplikle boynumuza asılırdı.

İlkokul yıllarımız Amerika Birleşik Devletleri’nin ülkemize çok büyük iyilikler (!) yaptığı zamana rastlar. Sabahları okula geldiğimizde, Amerikan yardımı olarak gönderilen süt tozundan yapılmış olan süt, kaynatıldıktan sonra bize birer bardak içiriliyordu. Hayvancılığın iyi seviyede olduğu ve dolayısıyla da rahatlıkla tabii süt temin edilebildiği o yıllarda bize yapay süt içirilmek suretiyle sanıyorum bizleri kobay olarak kullandılar. Bazen de yine Amerikan yardımı dedikleri kalem, defter, cam bilye, kızlara da bez bebek dağıtıyorlardı. Bu şekilde Amerika bizim zihnimizde dost bir ülke olarak yer edecekti.  Bir keresinde bana bir cam bilye verilmişti. Hayatımda ilk kez böyle bir bilye görüyordum. Çok mutlu olmuştum. Zira genelde taşları yontmak suretiyle bilyelerimizi kendimiz yapıyorduk.    

İlkokul 4. sınıfa kadar din dersleri yoktu. Dördüncü sınıfta “Din Bilgisi” dersi görmeye başladık. Öğretmenimiz derse başlamadan önce sınıfımızdaki ermeni arkadaşımız Yaşar’a bakıp; “Yaşar evladım sen istersen çıkabilirsin” diyordu. Yaşar da bazen dışarı çıkıyor bazen de oturup dersi dinliyordu.   

İlkokul 5. sınıfta 12 dersimiz vardı. Bu dersler: “Türkçe”, “Tarih-Coğrafya, Yurttaşlık Bilgisi”, “Matematik”, “Yazı”, “Tabiat Bilgisi”, “Hayat Bilgisi”  “Aile Bilgisi”, “Resim İş”, “Din Bilgisi”, “Beden Eğitimi” ve “Müzik” idi. Karnemizde bu derslerden başka “Hal ve Gidiş” notu da bulunurdu. O yıllarda; ilkokuldan, ortaokuldan ve de liseden mezun olmadan önce ders yılı sonunda bütün derslerden imtihana girilir, karne notları ne olursa olsun, bu imtihanın sonucuna göre mezun olunabiliyordu. İmtihan sonunda aldığımız notlar  “İlkokul Diploma Defteri” ne yazılıyor ve imza atmak suretiyle diplomalarımız bize veriliyordu.

Bulunduğumuz bölgede ortaokul sadece il merkezinde ve bazı ilçelerde bulunduğu için, köy ilkokullarından mezun olanlardan okuyabilecek durumda olanlar da ilçe ortaokuluna kayıt yaptırıyordu. Her ders için ayrı öğretmen olmadığı için bazı derslere Kaymakam, Doktor, veteriner ve bazen de subaylar giriyordu.  

Bir ders yılı içinde iki sömestr tatili oluyor, dolayısıyla üç kez karne alıyorduk. Bu sistem ben ortaokul ikinci sınıfa gelinceye kadar, yani 1957/58 ders yılına kadar devam etti. Orta birde (!956/57 ders yılı) üç karne, orta ikide de (1957/58 ders yılı) iki karne aldığımızı gösterir karnelerimi halen saklarım.

Ortaokulu bitirdiğim Silvan ilçesinde ve hatırladığım kadarıyla bulunduğumuz bölgedeki hiçbir ilçede lise yoktu. Mutlaka bir il merkezine giderek liseyi okumamız gerekiyordu. Beni de lise tahsilim için Siirt’e gönderdiler. Lise üç yıl idi. İkinci sınıfta “Fen” ve “Edebiyat” bölümlerine ayrılıyordu. Fen bölümü daha zor görüldüğü için genelde tercihler Edebiyat bölümünden yana idi. Ayrıca yüksek tahsil yapmayı düşünmeyenler de Edebiyat bölümünü seçiyordu. Ben “Fen Bölümü” nü tercih etmiştim. Sınıfımız on üç kişi idi. Ortaokulda olduğu gibi lisede de her dersin öğretmeni olmadığından bazı resmi görevliler öğretmeni olmayan derslere girerdi. “Askerlik” ve “Coğrafya” derslerimize subaylar giriyordu. Lise sonda tekrar bitirme imtihanlarına girerek mezun olunabiliyordu. O yıllarda Üniversite sadece Ankara, İstanbul, İzmir, Erzurum ve Trabzon’da vardı. Merkezi sınav sistemi yoktu. Her fakülte imtihanını kendisi yapıyor ve bu imtihan sonucuna göre öğrenci alıyordu. Fakülte tercihlerinde “Fen” veya “Edebiyat” bölümü mezunu ayırımı yoktu. Hangi bölüm mezunu olursa olsun istediği Fakültenin imtihanına girebiliyordu. Liseden mezun olduğum 1963 öğretim yılında ilk kez Ankara Üniversitesi merkezi sınav sistemi ile kendisine bağlı fakültelere öğrenci almaya başladı. Ben de hem bu imtihana ve hem de Ankara’da İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi imtihanına girdim. Lise arkadaşlarımın çoğunluğu Ankara’da imtihana girdi. Üç arkadaşımla birlikte Ankara’da kazandık, kazanamayan arkadaşlarımız da İstanbul’a giderek tercih ettikleri Fakültelerin imtihanlarına girdiler. Liseyi birlikte bitirdiğimiz hiçbir arkadaşımız açıkta kalmadı.

Bütün okuyucularıma da hayırlı tahsiller ve başarılı bir iş hayatı sonunda sağlıklı bir şekilde emekli olmalarını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ankhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.