İrfan Ünver Nasrattınoğlu
Köşe Yazarı
İrfan Ünver Nasrattınoğlu
 

İslam Dünyasının Kültür Başkenti: Ş U Ş A

TÜRKSOY, 2023 Yılını Türk Dünyasının Kültür Başkenti olarak Azerbaycan’ın Şuşa kentini ilan etmişti. Azerbaycan'ın tarihi, kültürel, sosyo-politik yaşamının merkezlerinden biri olan Şuşa, bu kez de Doha’da toplanan İslâm İşbirliği Teşkilatı tarafından, 2024 yılında,İslam Dünyasının Kültür Başkenti ilan edildi.             Defalarca gittiğim Azerbaycan’da, resmen Azerbaycan’a bağlı ve özerk bir bölge olan Karabağ’a girebilmek mümkün değildi. Ama benim Türk yürekli gardaşlarım Prof. Dr. Refik Zeka Handan ve Akademik Feramez Maksudov beni Karabağ’a götürüp gezdirmişler idi.             Üç otomobilden oluşan konvoyumuzla Karabağ’a gitmiş, tamamen Ermeni egemenliği altındaki başkent Hankendi’nin ününden geçerek, dağ yolundan döne dolaşa yükselip Şuşa Kalesi’ne ve yaylasına ulaştık. Hankend’den geçişte bir hayli gerilen Refik; Karabağ’a hâkim tepeden aşağıya doğru bağırarak; “Sen alçak! Benim başımdan tacımı mı almak istiyorsun? Şuşa Azerbaycan sultanının tacıdır!...” diyordu. Sözcük anlamı şişe olan Şuşa, 18. yy’da Penah Han’ın ilgisiyle gelişmiş ve bu nedenle vaktiyle buraya “Penahkend” de denilmiş.             Şuşa’da Cıdır Düzü’ne çıkıp dağları, vadiyi, ırmağı, ormanı, kasaba ve köyleri kuş bakışı seyrettik. Örneğin Hankend’den yaklaşık 500 metre yüksekteydik. Buradan birçok mağaralar görülüyordu. Şuşa Hanı İbrahim Han (18. yy), Ağa Mehemmet Han Kaçar’a karşı Şuşa vadisinde mağaralarda saklanmış.             Cıdır Düzü, Kafkas dağlarının doruğunda, bir futbol sahasından daha büyük bir alandı. Sanki özel olarak düzenlenmiş gibiydi, ama düzlük doğaldı ve bu nedenle Cıdır Düzü deniliyordu. Eskiden burada atlı cirit oyunları oynanıyormuş. Düzlüğün altındaki Taşaltı Deresi de sırıl şırıl akıyordu.             Acıkmıştık. CıdırDüzü’ndeki Harı Bülbül Millî Yemekhanası’nda karnımızı doyurduk; sonra da Şuşa’yı gezdik. Şuşa’da 13 bin kişi yaşıyordu. Bunların 1000 kadarı Ermeni, diğerleri Türk’tü. Yani Şuşa, katıksız bir Türk kentiydi. Ne yazık ki o tarihte bu güzel ve tarihimiz için son derece önemli olan kent, Ermeni işgali altında idi!...             Şuşa’daki kadim bir camiin ibadete kapatılarak Şuşa Tarih Müzesi’nin kurulmuş olmasına bir yandan üzülürken öte yandan hakikaten fevkalade güzel bir müzenin düzenlenmiş olmasına sevinmiştim. Buradaki belgelerden birisi, Ermenilerin, Azerbaycan topraklarına ayak basmalarıyla ilgiliydi. Müzedeki etnografik ve folklorik malzemeler de Türk kültürünün özgün örnekleriydi.             Şuşa’da ziyaret ettiğimiz mekânlardan biri de Vagif Anıt Kabri idi. Ünlü Azeri bilgin Molla Penah Vagif için, o tarihlerde görkemli bir anıt mezar inşa edilmiş ve törenle açılışı yapılmıştı. Müzeye bağlı olarak bakımı ve koruması yapılan anıt mezarda görevli olan Gönül Sabirgızı Bağırova, bilgiler verirken bana; “Komünist gazetesinde sizinle yapılan röportajı okudum. ” dedi ve ekledi; “Siz orada günde 24 saat bana az geliyor, çalışmalarımı tamamlayamıyorum, dediniz, bu sözünüz çok ilgimi çekti…” Gönül Hanım bana müze defterini de imzalatmıştı.             Şuşa’nın yüz akı olan bir yer de İsa Bulağı idi. Orman içerisindeki bu güzel dinlenme yerinde, nefis bir de bulak akmakta ve suyu içilmektedir. Aslında Ağdam kentinde buluşmayı tasarladığımız; fakat görüşemediğimiz Nurettin Aliyev’in dostları Paşa İskenderov ve Abbas Eyvazov Nasıroğlu ile İsa Bulağında buluştuk. Yine masa donatıldı; yine yine Feramez’in mükemmel tamadalığında (sofra beyliği) yemek yedik. Feramez, Nurettin Aliyev’den söz ederken; “Öğrencilerimin 69’u bir yana, Nurettin bir yanaydı…” dedi. Nurettin’in kayınbiraderi Faik Mamedov ise; “Bu günler bizim için bayramdır. ” derken, bir gerçeği yansıtıyordu. Gerçekten hepimiz, bayram coşkusu içindeydik. O sırada Şuşalı Türkolog Kadir İsmayılov geldi ve doğru bana yaklaşarak; “Sizi Bakü’den tanıyorum, kadim Türk yurdu Karabağ’a hoş geldiniz. ” dedi.             Yemekten sonra araçlarımıza binip yola çıktık. Mingeçevir kentini kuş bakışı seyrederek Kür nehri üzerinde kurulan hidroelektrik santraline ulaştık. Buradaki gölün uzunluğu 35 km imiş, ama o günlerde 2 km daha eklenmişti. Buradaki barajın, bölgeyi, hatta komşu ülkeleri de aydınlatan büyük bir baraj olduğunu söylediler. O arada ünlü şair Mikail Müşfik’in, “Mingeçevir Destanı” adlı bir eserinin mevcudiyetini öğrendim. *** Karabağ, Refik Zeka’nın anasının yurdu idi. Bu nedenle benim kadar o da özerk bölge ortalarına gitmekten yanaydı. Böylelikle Refik’in anası Mahbube hanımla babası Cafer Handan’ın ruhlarına birer Fatiha yollamak fırsatını da bulacaktık. Aslında Karabağ, tüm Azerbaycan’ın şah damarı idi. Buradan Cabbar Karyağdıoğlu, ŞuşalıSeyidŞuşinski, Şuşalı Han, Bülbül, Sara Hanım, Kadir Rüstem, Niyazi Takizade, Fikret Emirov, Hacıbeyli sülalesinden Üzeyir, Sultan, Zülfikar, Ceyhun beyler; Bedelbeyli sülalesinden Efrasiyab, Şemsi, Ferhad beyler; Molla PenahVagif, Natevan, Zakir, Reşid Beybutov, Cemil Bey Emir, Ağaoğlu Ahmet ve Samed beyler; Mirmuhsin Nevvab, Süleyman Eleskerli, Latif Kerimov, Mehdi Memet gibi ünlü insanlar yetişmişti. Bu şahısların hemen hemen hepsi de müzisyendi. Derler ki; “Karabağ’ın çocukları, musiki makamlarıyla ağlarlar!... ”             Vaktiyle Azerbaycan’a başkentlik etmiş Berde’den geçerken duvarlarda, artık anlamını da önemini de yitirmiş olan sloganların yazılı olduğunu gördük. Örneğin; “Emeğe eşg olsun!” yazısı, ne demek oluyordu?... Nitekim Gorbaçov da bunun anlamsız olduğunu bildiği için; “Kaldırın bunları!” demiş. O günden itibaren de eskiye lanet okumaya başlamışlar. Özellikle Stalin her yerde ve herkes tarafından lanetlenmekteydi. Onun dönemindeki faşist baskılarla ilgili dosyalar açılıp açıklanmaktaydı. Buna rağmen, Bakü’de, kimi Stalinistleri görüp şaşırıyordum.             Karabağ topraklarında ilerlerken yolumuzun üzerindeki yerleşim birimlerinin adlarını okuyordum; Güllüce, Yenikend, Hüseynli, Ağdam, Etyemezler, Göktepe, Kuloğlular, Hocalı, Haçın Çayı, Gerbend, Cevahirli, Kengirli, Ahmedevar… Ve Askeran. Kanlıolayların cereyan ettiği kent. Her şeyiyle Askeran Kalesi tüm ihtişamıyla gözlerimizin önünde… Ne yazık ki, o tarihte kent, tamamen Ermeni işgali altında idi.             Ve Hankend… Ermenilerin deyimiyle Stepanakerd… Ne olur, ne olmaz endişesiyle Feramez Maksudov, Hankend’de durmadan yolumuza devam etmemizi istemişti; ama ben, ne olursa olsun diyerek; Karabağ’ın başkenti olan bu kentte durup fotoğraflar çektim. Hankend, uzun süredir dünyanın ilgi odağı olan bir kentti. Burası, Azerbaycan Cumhuriyeti’ne bağlı, Dağlık Karabağ Özerk Cumhuriyeti’nin başkentiydi. Halkın tamamına yakını Ermeni’ydi ve sadece yüzde 5 oranında Türk vardı. Karabağ Özerk Cumhuriyeti’nin nüfusu ise 150 bini buluyordu ve bunun 40 bin kadarı Türk’tü. Gerçi bölgedeki Ermeni sayısı, Türk sayısından fazlaydı ama örneğin Şuşa gibi tamamı Türk olan yerleşim birimleri de vardı. Ne yazık ki, bölgeyi yönetenler, Azerbaycan’ı tanımıyorlardı. Tabii, Şuşa yönetimi de Hankend’in direktiflerini!... Ermenistan’ın kendisi himmete muhtaç iken diasporanın da desteğiyle Karabağ’a maddi yardım yağıyordu. Örneğin Hankend’den Erivan’a saat başı uçak kalkıyordu. Ayrıca otoban kara yolu inşa edilmişti. Hankend yönetimi, dünyanın çeşitli ülkeleriyle özellikle ekonomik ilişkiler kurmuştu; matbaa kurup Ermeni dilinde yoğun yayın başlatmışlardı. Moskova da Ermeniler’i koruyor, kolluyor ve yardımlar yapıyordu. Ama örneğin, Azerbaycan’ın öteki özerk cumhuriyeti Nahcivan’a hiçbir destek yoktu. Ermeniler, bunları yaparken, Azerbaycan Türkleri de elbette gerekeni yapacaklardı ve yaptılar da. Örneğin, Azerbaycan’da Ermeni kalmadı! Tabii Ermenistan’da da Azeri!... Hankend, bana çok soğuk bir kent olarak göründü. Kente girişte çok büyük bir haç vardı. Her yerde Rusça ve Ermenice yazılar vardı ve bu Azerbaycan toprağında, Türkçe hiçbir yazının bulunmayışı tuhaftı!... Ve bir anıt dikkatimi çekti; toprağın içinden fışkıran bir Ermeni başı…”Bu topraklar benim!” dercesine bir görünüm arz ediyordu. Az ilerde ise bir kadın heykeli vardı. Düşmanca bakan bir surat, âdeta kin ve nefret kusarcasına, dirseğini Azerbaycan’a yöneltmişti!... Bu heykele arka tarafından bakılınca, baş parmağını, ikinci ve üçüncü parmaklarının arasına sokmuş, “al!” diyordu. Bu heykeller, Ermeni’nin, Azerbaycan Türkü’ne nefretini simgeliyordu. Ama Azerbaycan Cumhuriyeti’ne bağlı olan bir bölgede bunların ne işi vardı? O tarihe kadar neden bunlara müdahale edilmedi?.. Kentin içinden geçerken, bize düşmanca bakan gençler görmüştük. Aslında buraya Azeriler giremiyorlarmış; ama biz girmiştik. Kurtarılmış bölge olan buradan geçen Azerbaycan plakalı araçlar çoğu zaman taşlanıyormuş. Ben heykellerin fotoğraflarını çekerken, otomobil kullanan bir bayan geçti. Beni Batılı bir turist sanmış olmalı ki gülümseyerek selam verdi. Azerbaycan’ın ebedi lideri Haydar Aliyev’in şu sözü çok anlamlıdır: “Biz, iki devlet, bir milletiz!...” Gerçekten öyleyiz. Azerbaycan’a yaptığım ilk seyahatte bir Milletvekili bana, “Siz Osmanlı iken bir Türk’tük!...” Bu gün bu söylemler, artık gerçek olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin desteğiyle, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin işgal edilmiş Karabağ toprakları kurtarılmıştır. Tarihi ve turistik Şuşa şehrimiz de özgürlüğe kavuşmuş olup, Türk ve İslâm Dünyasındaki yerini almıştır. Geçen yıl Türk Dünyası’nın enine boyuna tanıdığı Şuşa, bu yıl da İslâm coğrafyasındaki halklar tarafında gezilip görülecektir.
Ekleme Tarihi: 18 Ocak 2024 - Perşembe

İslam Dünyasının Kültür Başkenti: Ş U Ş A

TÜRKSOY, 2023 Yılını Türk Dünyasının Kültür Başkenti olarak Azerbaycan’ın Şuşa kentini ilan etmişti. Azerbaycan'ın tarihi, kültürel, sosyo-politik yaşamının merkezlerinden biri olan Şuşa, bu kez de Doha’da toplanan İslâm İşbirliği Teşkilatı tarafından, 2024 yılında,İslam Dünyasının Kültür Başkenti ilan edildi.

            Defalarca gittiğim Azerbaycan’da, resmen Azerbaycan’a bağlı ve özerk bir bölge olan Karabağ’a girebilmek mümkün değildi. Ama benim Türk yürekli gardaşlarım Prof. Dr. Refik Zeka Handan ve Akademik Feramez Maksudov beni Karabağ’a götürüp gezdirmişler idi.

            Üç otomobilden oluşan konvoyumuzla Karabağ’a gitmiş, tamamen Ermeni egemenliği altındaki başkent Hankendi’nin ününden geçerek, dağ yolundan döne dolaşa yükselip Şuşa Kalesi’ne ve yaylasına ulaştık.

Hankend’den geçişte bir hayli gerilen Refik; Karabağ’a hâkim tepeden aşağıya doğru bağırarak; “Sen alçak! Benim başımdan tacımı mı almak istiyorsun? Şuşa Azerbaycan sultanının tacıdır!...” diyordu. Sözcük anlamı şişe olan Şuşa, 18. yy’da Penah Han’ın ilgisiyle gelişmiş ve bu nedenle vaktiyle buraya “Penahkend” de denilmiş.

            Şuşa’da Cıdır Düzü’ne çıkıp dağları, vadiyi, ırmağı, ormanı, kasaba ve köyleri kuş bakışı seyrettik. Örneğin Hankend’den yaklaşık 500 metre yüksekteydik. Buradan birçok mağaralar görülüyordu. Şuşa Hanı İbrahim Han (18. yy), Ağa Mehemmet Han Kaçar’a karşı Şuşa vadisinde mağaralarda saklanmış.

            Cıdır Düzü, Kafkas dağlarının doruğunda, bir futbol sahasından daha büyük bir alandı. Sanki özel olarak düzenlenmiş gibiydi, ama düzlük doğaldı ve bu nedenle Cıdır Düzü deniliyordu. Eskiden burada atlı cirit oyunları oynanıyormuş. Düzlüğün altındaki Taşaltı Deresi de sırıl şırıl akıyordu.

            Acıkmıştık. CıdırDüzü’ndeki Harı Bülbül Millî Yemekhanası’nda karnımızı doyurduk; sonra da Şuşa’yı gezdik. Şuşa’da 13 bin kişi yaşıyordu. Bunların 1000 kadarı Ermeni, diğerleri Türk’tü. Yani Şuşa, katıksız bir Türk kentiydi. Ne yazık ki o tarihte bu güzel ve tarihimiz için son derece önemli olan kent, Ermeni işgali altında idi!...

            Şuşa’daki kadim bir camiin ibadete kapatılarak Şuşa Tarih Müzesi’nin kurulmuş olmasına bir yandan üzülürken öte yandan hakikaten fevkalade güzel bir müzenin düzenlenmiş olmasına sevinmiştim. Buradaki belgelerden birisi, Ermenilerin, Azerbaycan topraklarına ayak basmalarıyla ilgiliydi. Müzedeki etnografik ve folklorik malzemeler de Türk kültürünün özgün örnekleriydi.

            Şuşa’da ziyaret ettiğimiz mekânlardan biri de Vagif Anıt Kabri idi. Ünlü Azeri bilgin Molla Penah Vagif için, o tarihlerde görkemli bir anıt mezar inşa edilmiş ve törenle açılışı yapılmıştı. Müzeye bağlı olarak bakımı ve koruması yapılan anıt mezarda görevli olan Gönül Sabirgızı Bağırova, bilgiler verirken bana; “Komünist gazetesinde sizinle yapılan röportajı okudum. ” dedi ve ekledi; “Siz orada günde 24 saat bana az geliyor, çalışmalarımı tamamlayamıyorum, dediniz, bu sözünüz çok ilgimi çekti…” Gönül Hanım bana müze defterini de imzalatmıştı.

            Şuşa’nın yüz akı olan bir yer de İsa Bulağı idi. Orman içerisindeki bu güzel dinlenme yerinde, nefis bir de bulak akmakta ve suyu içilmektedir. Aslında Ağdam kentinde buluşmayı tasarladığımız; fakat görüşemediğimiz Nurettin Aliyev’in dostları Paşa İskenderov ve Abbas Eyvazov Nasıroğlu ile İsa Bulağında buluştuk. Yine masa donatıldı; yine yine Feramez’in mükemmel tamadalığında (sofra beyliği) yemek yedik. Feramez, Nurettin Aliyev’den söz ederken; “Öğrencilerimin 69’u bir yana, Nurettin bir yanaydı…” dedi. Nurettin’in kayınbiraderi Faik Mamedov ise; “Bu günler bizim için bayramdır. ” derken, bir gerçeği yansıtıyordu. Gerçekten hepimiz, bayram coşkusu içindeydik. O sırada Şuşalı Türkolog Kadir İsmayılov geldi ve doğru bana yaklaşarak; “Sizi Bakü’den tanıyorum, kadim Türk yurdu Karabağ’a hoş geldiniz. ” dedi.

            Yemekten sonra araçlarımıza binip yola çıktık. Mingeçevir kentini kuş bakışı seyrederek Kür nehri üzerinde kurulan hidroelektrik santraline ulaştık. Buradaki gölün uzunluğu 35 km imiş, ama o günlerde 2 km daha eklenmişti. Buradaki barajın, bölgeyi, hatta komşu ülkeleri de aydınlatan büyük bir baraj olduğunu söylediler. O arada ünlü şair Mikail Müşfik’in, “Mingeçevir Destanı” adlı bir eserinin mevcudiyetini öğrendim.

***

Karabağ, Refik Zeka’nın anasının yurdu idi. Bu nedenle benim kadar o da özerk bölge ortalarına gitmekten yanaydı. Böylelikle Refik’in anası Mahbube hanımla babası Cafer Handan’ın ruhlarına birer Fatiha yollamak fırsatını da bulacaktık.

Aslında Karabağ, tüm Azerbaycan’ın şah damarı idi. Buradan Cabbar Karyağdıoğlu, ŞuşalıSeyidŞuşinski, Şuşalı Han, Bülbül, Sara Hanım, Kadir Rüstem, Niyazi Takizade, Fikret Emirov, Hacıbeyli sülalesinden Üzeyir, Sultan, Zülfikar, Ceyhun beyler; Bedelbeyli sülalesinden Efrasiyab, Şemsi, Ferhad beyler; Molla PenahVagif, Natevan, Zakir, Reşid Beybutov, Cemil Bey Emir, Ağaoğlu Ahmet ve Samed beyler; Mirmuhsin Nevvab, Süleyman Eleskerli, Latif Kerimov, Mehdi Memet gibi ünlü insanlar yetişmişti. Bu şahısların hemen hemen hepsi de müzisyendi. Derler ki; “Karabağ’ın çocukları, musiki makamlarıyla ağlarlar!... ”

            Vaktiyle Azerbaycan’a başkentlik etmiş Berde’den geçerken duvarlarda, artık anlamını da önemini de yitirmiş olan sloganların yazılı olduğunu gördük. Örneğin; “Emeğe eşg olsun!” yazısı, ne demek oluyordu?... Nitekim Gorbaçov da bunun anlamsız olduğunu bildiği için; “Kaldırın bunları!” demiş. O günden itibaren de eskiye lanet okumaya başlamışlar. Özellikle Stalin her yerde ve herkes tarafından lanetlenmekteydi. Onun dönemindeki faşist baskılarla ilgili dosyalar açılıp açıklanmaktaydı. Buna rağmen, Bakü’de, kimi Stalinistleri görüp şaşırıyordum.

            Karabağ topraklarında ilerlerken yolumuzun üzerindeki yerleşim birimlerinin adlarını okuyordum; Güllüce, Yenikend, Hüseynli, Ağdam, Etyemezler, Göktepe, Kuloğlular, Hocalı, Haçın Çayı, Gerbend, Cevahirli, Kengirli, Ahmedevar… Ve Askeran. Kanlıolayların cereyan ettiği kent. Her şeyiyle Askeran Kalesi tüm ihtişamıyla gözlerimizin önünde… Ne yazık ki, o tarihte kent, tamamen Ermeni işgali altında idi.

            Ve Hankend… Ermenilerin deyimiyle Stepanakerd… Ne olur, ne olmaz endişesiyle Feramez Maksudov, Hankend’de durmadan yolumuza devam etmemizi istemişti; ama ben, ne olursa olsun diyerek; Karabağ’ın başkenti olan bu kentte durup fotoğraflar çektim.

Hankend, uzun süredir dünyanın ilgi odağı olan bir kentti. Burası, Azerbaycan Cumhuriyeti’ne bağlı, Dağlık Karabağ Özerk Cumhuriyeti’nin başkentiydi. Halkın tamamına yakını Ermeni’ydi ve sadece yüzde 5 oranında Türk vardı. Karabağ Özerk Cumhuriyeti’nin nüfusu ise 150 bini buluyordu ve bunun 40 bin kadarı Türk’tü. Gerçi bölgedeki Ermeni sayısı, Türk sayısından fazlaydı ama örneğin Şuşa gibi tamamı Türk olan yerleşim birimleri de vardı. Ne yazık ki, bölgeyi yönetenler, Azerbaycan’ı tanımıyorlardı. Tabii, Şuşa yönetimi de Hankend’in direktiflerini!... Ermenistan’ın kendisi himmete muhtaç iken diasporanın da desteğiyle Karabağ’a maddi yardım yağıyordu. Örneğin Hankend’den Erivan’a saat başı uçak kalkıyordu. Ayrıca otoban kara yolu inşa edilmişti. Hankend yönetimi, dünyanın çeşitli ülkeleriyle özellikle ekonomik ilişkiler kurmuştu; matbaa kurup Ermeni dilinde yoğun yayın başlatmışlardı. Moskova da Ermeniler’i koruyor, kolluyor ve yardımlar yapıyordu. Ama örneğin, Azerbaycan’ın öteki özerk cumhuriyeti Nahcivan’a hiçbir destek yoktu.

Ermeniler, bunları yaparken, Azerbaycan Türkleri de elbette gerekeni yapacaklardı ve yaptılar da. Örneğin, Azerbaycan’da Ermeni kalmadı! Tabii Ermenistan’da da Azeri!...

Hankend, bana çok soğuk bir kent olarak göründü. Kente girişte çok büyük bir haç vardı. Her yerde Rusça ve Ermenice yazılar vardı ve bu Azerbaycan toprağında, Türkçe hiçbir yazının bulunmayışı tuhaftı!... Ve bir anıt dikkatimi çekti; toprağın içinden fışkıran bir Ermeni başı…”Bu topraklar benim!” dercesine bir görünüm arz ediyordu. Az ilerde ise bir kadın heykeli vardı. Düşmanca bakan bir surat, âdeta kin ve nefret kusarcasına, dirseğini Azerbaycan’a yöneltmişti!... Bu heykele arka tarafından bakılınca, baş parmağını, ikinci ve üçüncü parmaklarının arasına sokmuş, “al!” diyordu.

Bu heykeller, Ermeni’nin, Azerbaycan Türkü’ne nefretini simgeliyordu. Ama Azerbaycan Cumhuriyeti’ne bağlı olan bir bölgede bunların ne işi vardı? O tarihe kadar neden bunlara müdahale edilmedi?..

Kentin içinden geçerken, bize düşmanca bakan gençler görmüştük. Aslında buraya Azeriler giremiyorlarmış; ama biz girmiştik. Kurtarılmış bölge olan buradan geçen Azerbaycan plakalı araçlar çoğu zaman taşlanıyormuş.

Ben heykellerin fotoğraflarını çekerken, otomobil kullanan bir bayan geçti. Beni Batılı bir turist sanmış olmalı ki gülümseyerek selam verdi.

Azerbaycan’ın ebedi lideri Haydar Aliyev’in şu sözü çok anlamlıdır: “Biz, iki devlet, bir milletiz!...” Gerçekten öyleyiz. Azerbaycan’a yaptığım ilk seyahatte bir Milletvekili bana, “Siz Osmanlı iken bir Türk’tük!...” Bu gün bu söylemler, artık gerçek olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin desteğiyle, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin işgal edilmiş Karabağ toprakları kurtarılmıştır.

Tarihi ve turistik Şuşa şehrimiz de özgürlüğe kavuşmuş olup, Türk ve İslâm Dünyasındaki yerini almıştır. Geçen yıl Türk Dünyası’nın enine boyuna tanıdığı Şuşa, bu yıl da İslâm coğrafyasındaki halklar tarafında gezilip görülecektir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ankhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.