Dursun Erkılıç
Köşe Yazarı
Dursun Erkılıç
 

Savo, İsabali’yi neden öldürdü?

(9 Mayıs 2001 tarihli yazım) İngilizlerin “efsanevi” soyguncusu Ronnie Biggs (71), 35 yıllık kaçak hayattan bıkmış olacak ki, firari olarak yaşadığı Brezilya’dan ülkesine döndü. 1963 Ağustos’unda Glasgow-Londra seferini yapan treni soymak için oluşturulan bir çetenin üyesiydi Biggs. Planları mükemmeldi, sonuç da mükemmel oldu! 17 çuval dolusu parayı (bugünkü değeri 50 milyon Dolar) kamyona doldurarak kaçtılar... Soyguncular kısa süre içinde yakalandı; ancak, Biggs bir türlü bulunamıyordu. Payına düşen 200 bin Dolar (bugünkü değeri 3 milyon Dolar) ile 6 ay boyunca saklanmayı başardı... Sonunda o da yakayı ele verdi... Fakat Biggs o parayla kendine kuracağı yeni bir hayatın hayalini hiç eksik etmedi... 15 ay sonra, 8 Temmuz 1965’te başka bir cezaevine nakledilirken kaçmayı başardı. Sonrası basitti; ver elini Brezilya... Aradan 35 yıl geçti ve vatan hasretine dayanamayıp döndü İngiltere’ye...   “BİZİMKİLER” Her hırsız-soyguncu Biggs kadar şanslı ve becerikli değil elbette. Ekonomisindeki yolsuzluk olayları dillere destan olan Türkiye’de, Biggs gibi tren soyguncuları yok ama; sahibi olduğu bankanın içini boşaltanların, hileli iflas yolu ile vurgun yapanların, ihalelere fesat karıştıranların, devlet hazinesine sarkıttıkları hortumlarla milletin parasını fil gibi emenlerin hakkını yememek lazım!.. Onların becerisi de en az efsanevi soyguncu kadar takdire şayan! Üstelik işi şansa bırakmayacak kadar planlı-programlı “bizimkiler”! İşi eline-yüzüne bulaştıran “acemileri” saymazsak; şimdi her biri bir ülkede fındık kırıyor! Hatta kaçtıkları ülkelerde kimi saygın bir işadamı, kimi zengin bir işkadını olma yolunda emin adımlarla ilerliyor! 35 yıl sonra Türkiye’ye dönerler mi bilinmez ama; bu hortumcularımızın-soyguncularımızın, kişi başına düşen milli geliri 3 bin Doların altına düşmüş bir ülkenin vatandaşları olarak, kendilerine düşen payı binle-milyonla çarparak terk-i diyar ettikleri açık-seçik ortada...   GÜNDEM FUTBOL MU?.. En zenginin eline geçen para ile en fakirin eline geçen para arasında 1400 kat fark bulunan Türkiye’de bir “paylaşım kavgası” yaşanıyor. Bu kavganın galipleri hep zenginler oluyor. Yoksullar ise hem yoksulluğunu katlıyor hem de birbirini yiyor... Ne enflasyona gücü yetiyor fakirin, ne birbiri ardına yapılan zamlara. Ne sıfır zammın ayıbından, ne dalgalı dövizin kaybından kurtulabiliyor... Böyle bir ortamda bile, medyanın tahrik ve teşviki ile halkımızın gündeminde birinci madde futbol olabiliyor. Şampiyonluğu yakından ilgilendiren kafa kafaya yarışın iki favorisi Fenerbahçe ile Galatasaray arasındaki karşılaşmanın öncesini bir hatırlayın. Türkiye yangın yerine dönmüş; zamlar gümbür gümbür, IMF, ABD, AB bir yanımızdan çekiştiriyor, 10 milyon dolar için 40 takla atıyoruz, sanki birilerinin talimatı ile yasalar çıkarıyoruz... ne gam! Varsa yoksa Fenerbahça-Galatasaray maçı. Gazeteler, maçtan beş gün önce sürmanşete taşıyordu konuyla ilgili haberleri. Televizyonlar, konuşma özürlü isimleri ekrana çıkarıp sözüm ona görüş alıyordu. Taraftardan yöneticiye, teknik adamdan futbolcuya kadar herkes birşeyler anlatıyordu. Bu da “puan kavgası” olsa gerek!.. Hem de para kavgasını gölgede bırakacak kadar “büyük” bir kavga! Öyle bir kavga ki, Bekir Coşkun’u bile kıskandırıyor! Futbolla arası limoni olan Coşkun, buna rağmen, “Kıskanırım...” diyerek, “puan kavgası”nın içinde yer alan, “paylaşım kavgası” mağluplarını tarif ediyor bir güzel: Belki de ben “futbolu” kıskanıyorumdur... Dünya başına yıkılsa farkına varamayan, neyin başına yıkıldığını göremeyen kitlelerin, ortada bir top görünce olağanüstü dinamikleşmesini belki de çekemiyorum... Diyelim ki insanlık onurları ellerinden alındığında seslerini çıkartmıyorlar... Hukukları ellerinden alınıyor yine umursamıyorlar... Soyuluyorlar, ses yok... Enayi yerine konulup, aldatılıyorlar... Tepki yok... Ceplerindeki paraya, tabaklarındaki çorbaya, çocuklarının geleceğine el uzatılıyor kızmıyorlar... İşleri, emekleri çalınıyor... “Tık” çıkmıyor... Ama top görünce... Ağızlarını kapatmak olanaksız... Sokaklara dökülüyorlar, bağırıyorlar, çağırıyorlar, kızıyorlar, haykırıyorlar, tepiniyorlar, vuruşuyorlar, çıldırıyorlar... (9 Mayıs 2001, Hürriyet) Yalan mı, yanlış mı, haksız mı?   SAVO İLE İSABALİ’NİN KAVGASI... Hal böyle olunca, soyguncu-hortumcu malı götürmekte zorlanmıyor! Yoksulun kavgası ise Savo ile İsabali’nin kavgasına benziyor... “Kayıkçı kavgasını biliriz de, Savo ile İsabali’nin kavgası nedir?” derseniz; şudur: Türkiye Gazetesi’nin Ankara Haber Müdürü Orhan Karataş anlatmıştı; Savo ile İsabali, (vatandaşın deyimi ile) Sarıkamış’ın iki delisiymiş! Sokak sokak dolaşırlar, ama, “deli deliyi görünce sopasını saklar” misali, belki de birbirinden çekindikleri için pek birarada bulunmazlarmış. Tesadüfen yolları kesiştiğinde ise küçük çaplı dalaşmalar yaşanırmış. Bir gün yolları Sarıkamış İstasyonunda kesişmiş. Çöplükten bulduğu kravatı çıplak boynuna takarak kendisine ayrı bir “hava” veren İsabali ile bu havanın yarattığı eziklik yüzünden morali bozulan Savo yakın temasa geçince olanlar olmuş. Önce, istasyonda duran Rus trenin üzerindeki otomobiller çekmiş dikkatlerini. Oturup, Rusya’dan İran’a götürülen bir katar dolusu otomobili paylaşmaya başlamışlar; -Şu benim!.. -Şu da benim!.. Derken son otomobile gelmiş sıra. “Senindi benimdi” tartışması uzayınca iş kaçınılmaz olarak kavgaya dönüşmüş... Hem de ölümcül bir kavga... Savo, İsabali’nin boynundaki kravatı eline geçirince onu altına alması zor olmamış. Kravatı öyle bir sıkmış ki, nefessiz kalan İsabali, Savo’nun elleri arasında çırpına çırpına can vermiş!.. Tren ise “paylaşılamayan” otomobilleri adresine teslim için, acı bir düdük çalarak yoluna devam etmiş... Türkiye’deki “paylaşım kavgası”nda, kravatlı hortumcu malı götürürken; parası çalınan garibanlar ise birbirinin boynundaki kravata asılmış, ortada olmayan “mal”dan pay kapmaya çalışıyor!.. Bilmiyorlar ki, mal batıya kaymış!..   TÜRKİYE GERÇEĞİ... Sözü “paylaşım kavgası”ndan “Türkiye gerçeği”ne getirecek olursak, karşımıza çıkan manzara hiç de hoş değil... Hırsızın-hortumcunun çala çala kuruttuğu hazinesi ve bu boş hazine için Savo’larla İsabali’lerin birbirine girdiği Türkiye; hantal ve merkeziyetçi yapısı ile “hasta adam”lığın çaresizliği içinde... Ne yana baksanız bu çaresizliğin etkisini görmeniz mümkün. Geçmişte; terörden Körfez Savaşına, Dünya Kupası maçlarından depreme kadar hemen her gelişmeden etkilenen, ancak, bu yıl tam manası ile bir patlama yapmasını beklediğimiz turizm bile henüz sağlıklı bir yapıya kavuşamadı. Yatırımların yetersizliği, kalifiye eleman sıkıntısı, yat limanlarına olan ihtiyaç ve daha birçok soruna rağmen yine de en “kabadayı” sektör turizm. Öyle ki, “ulusal program”ın başarıya ulaşması bile turizmden gelecek dövizle yakından ilgili... Ya, toplam işletmelerin yüzde 98’ini oluşturan KOBİ’lerin durumuna ne demeli? Pek çok gelişmiş ülkede, bu gelişme sağlanırken lokomotif görevi üstlenen KOBİ’lerin Türkiye’de kapısına kilit vuruluyor olması, dikkat çekmek istediğimiz Türkiye gerçeğinin çarpıcı yanlarından biri... Kendi kendine yeter sayılı ülkelerden biri olmanın gururu ve övüncü ile teselli bulurken; artık tarım ürünü ithal eder hale gelmemizin moral bozukluğundan nasıl kurtulacağız?.. Katrilyonlarca liranın kaybedildiği kayıtdışı ekonomiye çare bulamayışımız; gelişmiş ülkelerin ayırdığı pay yanında “komik” kalan AR-GE harcamalarımız da ayrı bir utanç kaynağı. GSYİH içinde binde 3, binde 5’lik bir paya sahip olan AR-GE çalışmalarından istediğimiz sonucu almamız, Siirt’in ligde kalmasından daha imkansız! Asıl felaket ise, kişi başına düşen milli gelirde yaşanıyor. Bazı ülkeler, kişi başına düşen milli gelirini 50 bin dolara doğru çıkartırken, bizim 3 bin dolara bile ulaşamamış olmamız; sıralamadaki yerimizi Yunanistan’ın 65 basamak altına, hatta Tanzanya’nın bile gerisine çekmiş bulunuyor. En zenginimizin her ay eline geçen para ile en yoksulumuzun eline geçen para arasında 1400 kat fark bulunmasını bir ekonomistin herkese anlatması gerekiyor!   HALK FEDAKAR, DEVLET MÜFLİS... Türkiye gerçeğinin çarpıklığını anlatmak için kullanılan tespitlerin başında, “Türkiye’nin sorunu ekonomik değil siyasidir” görüşü geliyor, doğrudur... Neden mi? Bunu da, “Kamu halktan fedakarlık beklerken, bakın neler yapmaktadır” diyerek, yapılanları sıralayan ATO Başkanı Sinan Aygün’den okuyalım: -Türkiye’de memur sayısı 2 milyon 780 bin kişidir. Sadece TRT’nin Ankara haber merkezinde 400 kişi çalışmaktadır. Halbuki, her ülkeye yayın yapan dünyanın en büyük haber merkezi CNN’nin Atlanta’daki merkezinde 125 kişi görev yapmaktadır. Aynı şekilde Kanal D’de 395, CNN Türk’de ise 276 kişi görev yapmaktadır. -Kamudaki araç sayısı, kamyon 50 bin, kamyonet 35 bin, otobüs 20 bin, minibüs 20 bin, otomobil 95 bin, diğer 11 bin olmak üzere toplam 231 bin adettir. Halbuki Almanya’da 15.000, Japonya’da 10.000, İngiltere’de 12.000 kamu aracı vardır. -Türkiye sadece makam aracı şoförlerine yılda 600 trilyon lira para ödemektedir. -Türkiye’deki lojman sayısı 235 bindir. Sosyal tesis sayısı ise 2400, bu lojmanların çoğu esas maksadı dışına çıkmış, villa türü lüks konut yapımına dönüşmüştür. -Ülkemizdeki gümrüklerin sayısı 294’dür. Bu sayı Almanya’da 60, Fransa’da 53’dür. -Kamunun elinde 19 özel uçak vardır. Bu sayı Almanya’da 14, Kanada’da 17, Pakistan’da 7, Portekiz’de 4, Norveç’de 3, Yunanistan’da 1 adettir. -Devlet dairelerinde çoğu uluslararası görüşmeye açık 162 bin telefon vardır. Bunların ayda ortalama 30 milyon TL görüşme yaptığını varsayarsak, tamamı için ayda ortalama 5 trilyona yakın bir para ödenmektedir. -59 milyon nüfuslu İngiltere 20 bakanla, 59 milyon nüfuslu Fransa 14 bakanla, 82 milyon nüfuslu Almanya 14 bakanla, 270 milyon nüfuslu ABD 14 bakanla idare edilirken, Türkiye 36 bakanlık tarafından idare edilmektedir. Daha doğrusu “idare edilememektedir”.   SON SÖZ... Aygün, MESS’in yayın organı “Mercek”in Nisan 2001 sayısında yer alan yazısında bunları sıraladıktan sonra, “Bu israf önlenmedikçe, bu oligarşik yapı bozulmadıkça Türkiye hangi sorunun altından nasıl kalkacaktır. Kamu kaynaklarını har vurup harman savuran anlayıştan vazgeçilmediği sürece 40 Derviş gelse ülkeyi kurtaramaz” diyor ki; Türkiye gerçeği bundan ibaret. Bu gerçek, Ronnie Biggs’i bile kıskandıracak efsanevi hırsızlar üreten bir mekanizma... Son sözü söylemeden, lafı yeniden Savo ile İsabali’nin kavgasına getirecek olursak; İsabali’ler boynundaki kravatı Savo’ların elinden kurtaramadıkça bu gerçeğin içinde çırpınıp duracaktır... Gerisi, “ebem sıçtı, tavuk deşti”!
Ekleme Tarihi: 20 Mart 2023 - Pazartesi

Savo, İsabali’yi neden öldürdü?

(9 Mayıs 2001 tarihli yazım)

İngilizlerin “efsanevi” soyguncusu Ronnie Biggs (71), 35 yıllık kaçak hayattan bıkmış olacak ki, firari olarak yaşadığı Brezilya’dan ülkesine döndü.

1963 Ağustos’unda Glasgow-Londra seferini yapan treni soymak için oluşturulan bir çetenin üyesiydi Biggs. Planları mükemmeldi, sonuç da mükemmel oldu! 17 çuval dolusu parayı (bugünkü değeri 50 milyon Dolar) kamyona doldurarak kaçtılar...

Soyguncular kısa süre içinde yakalandı; ancak, Biggs bir türlü bulunamıyordu.

Payına düşen 200 bin Dolar (bugünkü değeri 3 milyon Dolar) ile 6 ay boyunca saklanmayı başardı... Sonunda o da yakayı ele verdi...

Fakat Biggs o parayla kendine kuracağı yeni bir hayatın hayalini hiç eksik etmedi...

15 ay sonra, 8 Temmuz 1965’te başka bir cezaevine nakledilirken kaçmayı başardı.

Sonrası basitti; ver elini Brezilya...

Aradan 35 yıl geçti ve vatan hasretine dayanamayıp döndü İngiltere’ye...

 

“BİZİMKİLER”

Her hırsız-soyguncu Biggs kadar şanslı ve becerikli değil elbette.

Ekonomisindeki yolsuzluk olayları dillere destan olan Türkiye’de, Biggs gibi tren soyguncuları yok ama; sahibi olduğu bankanın içini boşaltanların, hileli iflas yolu ile vurgun yapanların, ihalelere fesat karıştıranların, devlet hazinesine sarkıttıkları hortumlarla milletin parasını fil gibi emenlerin hakkını yememek lazım!..

Onların becerisi de en az efsanevi soyguncu kadar takdire şayan!

Üstelik işi şansa bırakmayacak kadar planlı-programlı “bizimkiler”!

İşi eline-yüzüne bulaştıran “acemileri” saymazsak; şimdi her biri bir ülkede fındık kırıyor!

Hatta kaçtıkları ülkelerde kimi saygın bir işadamı, kimi zengin bir işkadını olma yolunda emin adımlarla ilerliyor!

35 yıl sonra Türkiye’ye dönerler mi bilinmez ama; bu hortumcularımızın-soyguncularımızın, kişi başına düşen milli geliri 3 bin Doların altına düşmüş bir ülkenin vatandaşları olarak, kendilerine düşen payı binle-milyonla çarparak terk-i diyar ettikleri açık-seçik ortada...

 

GÜNDEM FUTBOL MU?..

En zenginin eline geçen para ile en fakirin eline geçen para arasında 1400 kat fark bulunan Türkiye’de bir “paylaşım kavgası” yaşanıyor.

Bu kavganın galipleri hep zenginler oluyor. Yoksullar ise hem yoksulluğunu katlıyor hem de birbirini yiyor...

Ne enflasyona gücü yetiyor fakirin, ne birbiri ardına yapılan zamlara.

Ne sıfır zammın ayıbından, ne dalgalı dövizin kaybından kurtulabiliyor...

Böyle bir ortamda bile, medyanın tahrik ve teşviki ile halkımızın gündeminde birinci madde futbol olabiliyor.

Şampiyonluğu yakından ilgilendiren kafa kafaya yarışın iki favorisi Fenerbahçe ile Galatasaray arasındaki karşılaşmanın öncesini bir hatırlayın.

Türkiye yangın yerine dönmüş; zamlar gümbür gümbür, IMF, ABD, AB bir yanımızdan çekiştiriyor, 10 milyon dolar için 40 takla atıyoruz, sanki birilerinin talimatı ile yasalar çıkarıyoruz... ne gam! Varsa yoksa Fenerbahça-Galatasaray maçı.

Gazeteler, maçtan beş gün önce sürmanşete taşıyordu konuyla ilgili haberleri. Televizyonlar, konuşma özürlü isimleri ekrana çıkarıp sözüm ona görüş alıyordu.

Taraftardan yöneticiye, teknik adamdan futbolcuya kadar herkes birşeyler anlatıyordu.

Bu da “puan kavgası” olsa gerek!..

Hem de para kavgasını gölgede bırakacak kadar “büyük” bir kavga!

Öyle bir kavga ki, Bekir Coşkun’u bile kıskandırıyor!

Futbolla arası limoni olan Coşkun, buna rağmen, “Kıskanırım...” diyerek, “puan kavgası”nın içinde yer alan, “paylaşım kavgası” mağluplarını tarif ediyor bir güzel:

Belki de ben “futbolu” kıskanıyorumdur...

Dünya başına yıkılsa farkına varamayan, neyin başına yıkıldığını göremeyen kitlelerin, ortada bir top görünce olağanüstü dinamikleşmesini belki de çekemiyorum...

Diyelim ki insanlık onurları ellerinden alındığında seslerini çıkartmıyorlar...

Hukukları ellerinden alınıyor yine umursamıyorlar...

Soyuluyorlar, ses yok...

Enayi yerine konulup, aldatılıyorlar...

Tepki yok...

Ceplerindeki paraya, tabaklarındaki çorbaya, çocuklarının geleceğine el uzatılıyor kızmıyorlar...

İşleri, emekleri çalınıyor...

“Tık” çıkmıyor...

Ama top görünce...

Ağızlarını kapatmak olanaksız... Sokaklara dökülüyorlar, bağırıyorlar, çağırıyorlar, kızıyorlar, haykırıyorlar, tepiniyorlar, vuruşuyorlar, çıldırıyorlar... (9 Mayıs 2001, Hürriyet)

Yalan mı, yanlış mı, haksız mı?

 

SAVO İLE İSABALİ’NİN KAVGASI...

Hal böyle olunca, soyguncu-hortumcu malı götürmekte zorlanmıyor! Yoksulun kavgası ise Savo ile İsabali’nin kavgasına benziyor...

“Kayıkçı kavgasını biliriz de, Savo ile İsabali’nin kavgası nedir?” derseniz; şudur:

Türkiye Gazetesi’nin Ankara Haber Müdürü Orhan Karataş anlatmıştı; Savo ile İsabali, (vatandaşın deyimi ile) Sarıkamış’ın iki delisiymiş!

Sokak sokak dolaşırlar, ama, “deli deliyi görünce sopasını saklar” misali, belki de birbirinden çekindikleri için pek birarada bulunmazlarmış.

Tesadüfen yolları kesiştiğinde ise küçük çaplı dalaşmalar yaşanırmış.

Bir gün yolları Sarıkamış İstasyonunda kesişmiş.

Çöplükten bulduğu kravatı çıplak boynuna takarak kendisine ayrı bir “hava” veren İsabali ile bu havanın yarattığı eziklik yüzünden morali bozulan Savo yakın temasa geçince olanlar olmuş.

Önce, istasyonda duran Rus trenin üzerindeki otomobiller çekmiş dikkatlerini.

Oturup, Rusya’dan İran’a götürülen bir katar dolusu otomobili paylaşmaya başlamışlar;

-Şu benim!..

-Şu da benim!..

Derken son otomobile gelmiş sıra. “Senindi benimdi” tartışması uzayınca iş kaçınılmaz olarak kavgaya dönüşmüş...

Hem de ölümcül bir kavga...

Savo, İsabali’nin boynundaki kravatı eline geçirince onu altına alması zor olmamış. Kravatı öyle bir sıkmış ki, nefessiz kalan İsabali, Savo’nun elleri arasında çırpına çırpına can vermiş!..

Tren ise “paylaşılamayan” otomobilleri adresine teslim için, acı bir düdük çalarak yoluna devam etmiş...

Türkiye’deki “paylaşım kavgası”nda, kravatlı hortumcu malı götürürken; parası çalınan garibanlar ise birbirinin boynundaki kravata asılmış, ortada olmayan “mal”dan pay kapmaya çalışıyor!..

Bilmiyorlar ki, mal batıya kaymış!..

 

TÜRKİYE GERÇEĞİ...

Sözü “paylaşım kavgası”ndan “Türkiye gerçeği”ne getirecek olursak, karşımıza çıkan manzara hiç de hoş değil...

Hırsızın-hortumcunun çala çala kuruttuğu hazinesi ve bu boş hazine için Savo’larla İsabali’lerin birbirine girdiği Türkiye; hantal ve merkeziyetçi yapısı ile “hasta adam”lığın çaresizliği içinde...

Ne yana baksanız bu çaresizliğin etkisini görmeniz mümkün.

Geçmişte; terörden Körfez Savaşına, Dünya Kupası maçlarından depreme kadar hemen her gelişmeden etkilenen, ancak, bu yıl tam manası ile bir patlama yapmasını beklediğimiz turizm bile henüz sağlıklı bir yapıya kavuşamadı. Yatırımların yetersizliği, kalifiye eleman sıkıntısı, yat limanlarına olan ihtiyaç ve daha birçok soruna rağmen yine de en “kabadayı” sektör turizm.

Öyle ki, “ulusal program”ın başarıya ulaşması bile turizmden gelecek dövizle yakından ilgili...

Ya, toplam işletmelerin yüzde 98’ini oluşturan KOBİ’lerin durumuna ne demeli?

Pek çok gelişmiş ülkede, bu gelişme sağlanırken lokomotif görevi üstlenen KOBİ’lerin Türkiye’de kapısına kilit vuruluyor olması, dikkat çekmek istediğimiz Türkiye gerçeğinin çarpıcı yanlarından biri...

Kendi kendine yeter sayılı ülkelerden biri olmanın gururu ve övüncü ile teselli bulurken; artık tarım ürünü ithal eder hale gelmemizin moral bozukluğundan nasıl kurtulacağız?..

Katrilyonlarca liranın kaybedildiği kayıtdışı ekonomiye çare bulamayışımız; gelişmiş ülkelerin ayırdığı pay yanında “komik” kalan AR-GE harcamalarımız da ayrı bir utanç kaynağı.

GSYİH içinde binde 3, binde 5’lik bir paya sahip olan AR-GE çalışmalarından istediğimiz sonucu almamız, Siirt’in ligde kalmasından daha imkansız!

Asıl felaket ise, kişi başına düşen milli gelirde yaşanıyor.

Bazı ülkeler, kişi başına düşen milli gelirini 50 bin dolara doğru çıkartırken, bizim 3 bin dolara bile ulaşamamış olmamız; sıralamadaki yerimizi Yunanistan’ın 65 basamak altına, hatta Tanzanya’nın bile gerisine çekmiş bulunuyor. En zenginimizin her ay eline geçen para ile en yoksulumuzun eline geçen para arasında 1400 kat fark bulunmasını bir ekonomistin herkese anlatması gerekiyor!

 

HALK FEDAKAR, DEVLET MÜFLİS...

Türkiye gerçeğinin çarpıklığını anlatmak için kullanılan tespitlerin başında, “Türkiye’nin sorunu ekonomik değil siyasidir” görüşü geliyor, doğrudur...

Neden mi?

Bunu da, “Kamu halktan fedakarlık beklerken, bakın neler yapmaktadır” diyerek, yapılanları sıralayan ATO Başkanı Sinan Aygün’den okuyalım:

-Türkiye’de memur sayısı 2 milyon 780 bin kişidir. Sadece TRT’nin Ankara haber merkezinde 400 kişi çalışmaktadır. Halbuki, her ülkeye yayın yapan dünyanın en büyük haber merkezi CNN’nin Atlanta’daki merkezinde 125 kişi görev yapmaktadır. Aynı şekilde Kanal D’de 395, CNN Türk’de ise 276 kişi görev yapmaktadır.

-Kamudaki araç sayısı, kamyon 50 bin, kamyonet 35 bin, otobüs 20 bin, minibüs 20 bin, otomobil 95 bin, diğer 11 bin olmak üzere toplam 231 bin adettir. Halbuki Almanya’da 15.000, Japonya’da 10.000, İngiltere’de 12.000 kamu aracı vardır.

-Türkiye sadece makam aracı şoförlerine yılda 600 trilyon lira para ödemektedir.

-Türkiye’deki lojman sayısı 235 bindir. Sosyal tesis sayısı ise 2400, bu lojmanların çoğu esas maksadı dışına çıkmış, villa türü lüks konut yapımına dönüşmüştür.

-Ülkemizdeki gümrüklerin sayısı 294’dür. Bu sayı Almanya’da 60, Fransa’da 53’dür.

-Kamunun elinde 19 özel uçak vardır. Bu sayı Almanya’da 14, Kanada’da 17, Pakistan’da 7, Portekiz’de 4, Norveç’de 3, Yunanistan’da 1 adettir.

-Devlet dairelerinde çoğu uluslararası görüşmeye açık 162 bin telefon vardır. Bunların ayda ortalama 30 milyon TL görüşme yaptığını varsayarsak, tamamı için ayda ortalama 5 trilyona yakın bir para ödenmektedir.

-59 milyon nüfuslu İngiltere 20 bakanla, 59 milyon nüfuslu Fransa 14 bakanla, 82 milyon nüfuslu Almanya 14 bakanla, 270 milyon nüfuslu ABD 14 bakanla idare edilirken, Türkiye 36 bakanlık tarafından idare edilmektedir. Daha doğrusu “idare edilememektedir”.

 

SON SÖZ...

Aygün, MESS’in yayın organı “Mercek”in Nisan 2001 sayısında yer alan yazısında bunları sıraladıktan sonra, “Bu israf önlenmedikçe, bu oligarşik yapı bozulmadıkça Türkiye hangi sorunun altından nasıl kalkacaktır. Kamu kaynaklarını har vurup harman savuran anlayıştan vazgeçilmediği sürece 40 Derviş gelse ülkeyi kurtaramaz” diyor ki; Türkiye gerçeği bundan ibaret.

Bu gerçek, Ronnie Biggs’i bile kıskandıracak efsanevi hırsızlar üreten bir mekanizma...

Son sözü söylemeden, lafı yeniden Savo ile İsabali’nin kavgasına getirecek olursak; İsabali’ler boynundaki kravatı Savo’ların elinden kurtaramadıkça bu gerçeğin içinde çırpınıp duracaktır...

Gerisi, “ebem sıçtı, tavuk deşti”!

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ankhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.