Soner Aykaç
Köşe Yazarı
Soner Aykaç
 

BARIŞ MANÇO HEP ÇOCUKTU!

[simple-author-box] (20 yıl önce, Barış Manço’nun ölümünün birinci yılında yazılmış bir yazı) Ölümünün birinci yılında rahmet, minnet, sevgi ve saygı ile andığımız Barış Manço, yayınlanan yüzlerce yazıya ve aradan geçen 365 güne rağmen, özellikleri hakkında söylenecek söz bitmeyen ender insanlardan biri. Ona “Barış Adlı Çocuk” dememiz boşuna değil. Çocuklara olan büyük sevgisi, kendisinin bir yanı ile çocuk kalmasını sağladı. O yüzdendir ki, 40 yıllık sanat hayatında hep genç ve diri kalmayı başardı. Bugün 70 yaşındaki biri ile 7 yaşındaki hayranını aynı noktada, Barış Manço noktasında buluşturmasının sırrı, hep biraz çocuk kalan yanından kaynaklanıyordu. Türkiye’de Barış adlı ilk çocuğun kendisi olduğunu bir TV programında ifade eden Manço, ‘ismi ile müsemma’ bir ömür sürdü. Dostluğu, arkadaşlığı, fedakarlığı hep ön planda tuttu. Toplumun da aynı özelliklerle bezenmesini sağladı. Büyük müzisyen, büyük sanatçı olduğu kadar büyük bir insandı... 1960’lardaki Türkiye... Türk popunun başlangıç dönemi 60’ların ilk yıllarıdır. Ancak, bu dönemde pop müzik adına yapılan çalışmalar, verilen eserler yok denecek kadar azdı. Sadece İstanbul’da kendini göstermeye başlayan pop müzik, kulaklara yabancı geliyordu ilk zamanlar. Türkiye’de pop müzik kavramı henüz yerine oturmamış olmasına rağmen İstanbul’un seçkin mekanlarında ve müzik hollerinde İtalyanca, Fransızca şarkılar orijinal haliyle terennüm ediliyordu. O zamanlar bu türden şarkıları okuyanlar aynen İtalyan ya da Fransız şarkıcılar gibi seslendirmeye özen gösteriyordu. Dönemin ünlü isimleri arasında Erol Büyükburç, Cem Karaca gibi zirvedeki sanatçılar bulunuyordu. Bir süre sonra Barış Manço ve Ajda Pekkan bu kulvarda yerlerini aldı ve 40 yıl boyunca pop müziğin starı olarak kalmayı hak eden çalışmaların içine girdi. Daha sonra, bugünde beğeni ile dinlenen ve klasikler arasına giren birçok parçanın yaratıldığı aranjmanlar dönemi geldi. Özellikle 60’ların ikinci yarısından sonra aranjmanlar büyük ilgi görmeye ve Türk Popu’nda bir döneme damgasını vuracak eserler ortaya çıkmaya başladı. İmkansızlıklar içinde O yıllarda imkansızlıklar içinde çalışmalarını sürdüren sanatçılar, kendilerine destek olacak yapımcı ve geniş kitlelere ulaşmalarını sağlayacak TV kanallarından mahrumdu. Bugünün müzik teknolojisi ise, dönemin sanatçıları için hayal bile edilemeyecek kadar uzaktı. Sanatçı ile dinleyici sadece gazinolarda, konserlerde biraraya gelebiliyordu. Pikaplarda dönen 45’lik plaklarda sanatçıların geniş halk kitlelerine ulaşmasında önemli bir görev üstleniyordu. Buna rağmen, Türkiye’de pop tarzı müzik türü henüz tam olarak benimsenmiş değildi. Hatta yaygınlaşmaya başladığı ilk yıllarda bile, uzun bir süre Türk Hafif Müziği olarak adlandırıldı. “Türk Pop Müziği” adı ancak 1990’lı yılların başından itibaren kullanılmaya başlandı. Bütün bu imkansızlıklar içinde bile, o yıllarda ortaya konan parçaların müzikal değeri bugünkülere göre çok daha yüksekti. Hatta, o dönem için, Türk Pop Müziğinin en seviyeli yıllarıydı demek yanlış olmaz... Onun içindir ki, 30-40 yıllık “İki Yabancı”, “Dağlar Dağlar”, “Senden Başka”, “Kusura Bakma”, “Dünya Dönüyor” gibi parçalar bugün hala dillerdedir... Barış Manço diye biri Böyle bir ortamda, 1958’de sahneye çıkmış olmakla birlikte, 1960’lı yılların başında kendi kurduğu grubu ile rock şarkılar söyleyen ve konserler veren bir genç peyda oldu!.. Ancak, henüz pek tanıyan yoktu onu. Bir müddet sonra, üzerinde Barış Manço ismi yer alan 45’lik plak çıktı (1962). Barış’ın, bu plak ile hakkı olan etkiyi yaptığı söylenemez. Belki de bu yüzden olacak, hemen hepimiz, Barış Manço’nun müzik dünyasına “Dağlar Dağlar” ile adım attığını zanneder. Oysa Barış Manço, 1970 senesinde çıkardığı bu şarkıdan tam sekiz yıl önce plak yapmaya başlamıştı. 1962’den 1970 yılına kadar geçen 8 yıllık bu süre içerisinde Barış Manço’nun Türkiye’de üç plağı vardı. Bu sırada Belçika’ya gitti. Orada zor günler geçirmekle beraber Kraliyet Akademisi’nde okumaya başladı. İstanbul ve Brüksel arasında mekik dokuyarak öğrenimini sürdürdü ve bu okulu birincilikle bitirdi. Bu arada 1964 yılında Paris’te iki 45’lik çıkardı. 1967 yılına gelindiğinde Belçika’da kısa sürecek bir evlilik gerçekleştirdi. Dağlar Dağlar... 3 yıl sonra, işte o ölümsüz parçanın yapıldığı tarih geldi. 1970 yılının Mart ayında piyasaya çıkan bir plak, pikaplardan insanın içine işleyen bir şarkıyı yayıyordu etrafa; “Dağlar Dağlar  kurban olam Yol ver geçem Sevdiğimi son bir olsun Yakından görem...” Bu sözlerle birlikte yer yerinden oynuyor, Barış Manço büyük sükse yapıyordu. Şarkısı her yerde çalınıyor, satış grafiği yükseldikçe yükseliyor ve 1970 yılında bir plak 700.000 satışa ulaşıyordu. İşte onun asıl patlamayı yaptığı ve 30 yıl sonra bile dillerden düşmeyecek olan parçası bu “Dağlar Dağlar”dı. O zaman çıkarmış olduğu plağın, Barış’ın 15. plağı olduğunu pek bilen yoktu. Böylece tüm dikkatleri üzerine çekmişti ve döneminin ünlü sanatçılarından Cem Karaca’ya rakip olmuştu. Kurtalan Ekspres ile birlikte hem Türkiye’de hem birçok yabancı ülkede konserler vermeye başlamıştı. 1977’de Hollanda’da içinde “Nick The Chopper” adlı şarkısının da bulunduğu 12 parçadan oluşan bir Longplay yaptı. Daha sonra, o hiç unutamayacağımız eşsiz parçalar birer birer gelmeye başladı: “Gülpembe, Anlıyorsun Değil mi, Arkadaşım Eşek, Kara Sevda”... Bunlarla birlikte daha birçok şarkısı 70, 80 ve 90’lı yıllarda klasikler arasına girdi. 7’den 77’ye Hayata gözlerini kapattığı gün olan 1 Şubat 1999 tarihine kadar 200 civarında şarkı besteledi. Bunların bir çoğu farklı dillere çevrildi. Barış artık şarkıları yurtiçi ve yurtdışında seslendirilen, şöhretin zirvesinde bir sanatçıydı. 1988’e gelindiğinde, Barış Manço müzikteki başarısını sürdürürken TRT’ye o güne kadar benzeri görülmemiş bir program yapmayı teklif etti. Kabul gören “7’den 77’ye” programı ile her Pazar evlerimize misafir oldu. 1996 yılına kadar 300 kez ekrana gelen program, Barış Manço’nun içinde yaşattığı o çocuk yanını milyonlarla paylaşmasını sağladı. “7’den 77’ye” programı, çocuk ve aileye yönelik eğitici ve eğlendirici bir dünya belgeseli gibiydi. Bu programın çekimleri için ekibiyle birlikte tam 150 farklı ülkeyi dolaştı. Dolaşmakla kalmadı bizleri de dolaştırdı. Ödül rekortmeni Başarıları herkes tarafından takdir görüyordu. 300’den fazla ödül aldı. Bu ödüllerin yanında; yurt içinde ve yurt dışında üniversiteler, yabancı devletlerin krallıkları, cumhurbaşkanlıkları, bakanlıkları, vakıfları tarafından çeşitli unvanlar verildi. Farklıydı, bizdendi Onun şarkıları çok farklıydı. Parçaların hem sözleri hem de müziği kendi döneminde yapılan çalışmalardan ayrılıyordu. Sanki Türk Milletinin duygularına tercüman oluyordu. Türk müziğinde yüzyıllardır işlenen kavramları, temaları, kendi çalışmalarında devam ettirmekle birlikte, parçaların müziği, yorumu çok farklıydı. Bu farklılık, yerleşik müzik kültürü ile birleşerek yeni bir sentezin motiflerini oluşturuyordu. Barış Manço bizim Türkümüzü söylemeye o dönemlerde başlamıştı. Dahası bunu 40 yıllık sanat yaşamı boyunca devam ettirme başarısını gösterdi. Türkiye’de değerler, iktidarlar, alışkanlıklar, hemen her şey değişti. Ama o, hep ayakta kalmayı başardı... Çizgisini değiştirmedi, kendini yenilemekten de çekinmedi. Onunla aynı dönemde müziğe başlayanların birçoğu ya unutuldu ya da başarıları kısa sürdüğü için nefesleri kesildi, gelemediler bugünlere... Barış Manço da onlar gibi olabilir, bugünlere erişemeyebilirdi. Fakat, zamanın yok edici törpüsü onun başarıları karşısında etkisiz kaldı. Bildiğim dil: Tatlı dil Kendisine bir söyleşide, kaç dil bildiği sorulduğunda, şaşırtıcı, aslında bir o kadar da ilginç bir cevap vermişti; “Sadece tek bir dil biliyorum, o da tatlı dil”... Evet o tatlı dilli bir Çelebi’ydi... Gezerdi, gezdirirdi, severdi sevdirirdi, söylerdi dinletirdi... Unutulmak insanoğlunun her zaman en büyük korkularından biri olmuştur. Ona unutulma korkusunun olup olmadığı sorulduğunda, “Hayır yok” demiş ve insanın asıl ölümünün fiziki olarak bu dünyadan gitmesiyle değil, isminin artık anılmaması ile gerçekleştiğini belirtmişti. Üç kuşağa hitap edebilmek ancak Barış Manço gibi, ülkesinin değerlerine sahip ve saygılı, dünyayı gezen ve bilen, insanı tanıyan ve seven, şarkıyı yazan ve söyleyen birinin eseri olabilirdi, öyle de oldu... 70 yaşındakiler, 7 yaşındakilere onu tanıtmak zorunda kalmıyorlar. Herkes onun şarkılarında bir şeyler buluyor,  severek dinliyor. İşte bu yüzdendir ki, hiç eskimiyor, unutulmuyor... “Mançoloji” ve Türklerin 4000 Yılı Aramızdan ayrıldığında kendisi için çok önemli olan birkaç proje üzerinde çalışıyordu. Bu ideallerinden biri, ölümünden sonra yayımlanan ve 2.5 milyon satışa ulaşan; Mançoloji’yi çıkarmaktı... 40 yıllık sanat hayatını yine bu sanat hayatının ürünü olan parçalarla anlatmak istiyordu bizlere... Diğer bir projesi de “Türklerin 4000 Yılı” adlı belgeseli gerçekleştirmekti. Proje ile ilgili olarak Ankara’da önemli görüşmelerde bulunmuş, ne yapacağını bilir hale gelmişti. Amerika’dan Uzakdoğu’ya kadar 37 ülkede çekim yapılmasını gerektiren belgesel, Türklerin dünü, bugünü ve yarınına ışık tutacaktı... Güz yağmurları ile göçüp gitmeseydi, en sevilen 24 parçasını yeniden seslendirdiği Mançoloji ile hayatının baharını yaşayacak, sevenleri ile yeniden kucaklaşacaktı... Sözleri ve besteleri ile gönüllerimize taht kuran Barış Manço, her ölüm yıldönümünde o tahttan bizlere el sallamaya devam edecek... Çünkü Barışlar ölmez!
Ekleme Tarihi: 03 Şubat 2021 - Çarşamba

BARIŞ MANÇO HEP ÇOCUKTU!

[simple-author-box]

(20 yıl önce, Barış Manço’nun ölümünün birinci yılında yazılmış bir yazı)

Ölümünün birinci yılında rahmet, minnet, sevgi ve saygı ile andığımız Barış Manço, yayınlanan yüzlerce yazıya ve aradan geçen 365 güne rağmen, özellikleri hakkında söylenecek söz bitmeyen ender insanlardan biri.

Ona “Barış Adlı Çocuk” dememiz boşuna değil. Çocuklara olan büyük sevgisi, kendisinin bir yanı ile çocuk kalmasını sağladı. O yüzdendir ki, 40 yıllık sanat hayatında hep genç ve diri kalmayı başardı. Bugün 70 yaşındaki biri ile 7 yaşındaki hayranını aynı noktada, Barış Manço noktasında buluşturmasının sırrı, hep biraz çocuk kalan yanından kaynaklanıyordu.

Türkiye’de Barış adlı ilk çocuğun kendisi olduğunu bir TV programında ifade eden Manço, ‘ismi ile müsemma’ bir ömür sürdü. Dostluğu, arkadaşlığı, fedakarlığı hep ön planda tuttu. Toplumun da aynı özelliklerle bezenmesini sağladı.

Büyük müzisyen, büyük sanatçı olduğu kadar büyük bir insandı...

1960’lardaki Türkiye...

Türk popunun başlangıç dönemi 60’ların ilk yıllarıdır. Ancak, bu dönemde pop müzik adına yapılan çalışmalar, verilen eserler yok denecek kadar azdı. Sadece İstanbul’da kendini göstermeye başlayan pop müzik, kulaklara yabancı geliyordu ilk zamanlar.

Türkiye’de pop müzik kavramı henüz yerine oturmamış olmasına rağmen

İstanbul’un seçkin mekanlarında ve müzik hollerinde İtalyanca, Fransızca şarkılar orijinal haliyle terennüm ediliyordu. O zamanlar bu türden şarkıları okuyanlar aynen İtalyan ya da Fransız şarkıcılar gibi seslendirmeye özen gösteriyordu.

Dönemin ünlü isimleri arasında Erol Büyükburç, Cem Karaca gibi zirvedeki sanatçılar bulunuyordu. Bir süre sonra Barış Manço ve Ajda Pekkan bu kulvarda yerlerini aldı ve 40 yıl boyunca pop müziğin starı olarak kalmayı hak eden çalışmaların içine girdi.

Daha sonra, bugünde beğeni ile dinlenen ve klasikler arasına giren birçok parçanın yaratıldığı aranjmanlar dönemi geldi. Özellikle 60’ların ikinci yarısından sonra aranjmanlar büyük ilgi görmeye ve Türk Popu’nda bir döneme damgasını vuracak eserler ortaya çıkmaya başladı.

İmkansızlıklar içinde

O yıllarda imkansızlıklar içinde çalışmalarını sürdüren sanatçılar, kendilerine destek olacak yapımcı ve geniş kitlelere ulaşmalarını sağlayacak TV kanallarından mahrumdu. Bugünün müzik teknolojisi ise, dönemin sanatçıları için hayal bile edilemeyecek kadar uzaktı. Sanatçı ile dinleyici sadece gazinolarda, konserlerde biraraya gelebiliyordu. Pikaplarda dönen 45’lik plaklarda sanatçıların geniş halk kitlelerine ulaşmasında önemli bir görev üstleniyordu.

Buna rağmen, Türkiye’de pop tarzı müzik türü henüz tam olarak benimsenmiş değildi. Hatta yaygınlaşmaya başladığı ilk yıllarda bile, uzun bir süre Türk Hafif Müziği olarak adlandırıldı. “Türk Pop Müziği” adı ancak 1990’lı yılların başından itibaren kullanılmaya başlandı.

Bütün bu imkansızlıklar içinde bile, o yıllarda ortaya konan parçaların müzikal değeri bugünkülere göre çok daha yüksekti. Hatta, o dönem için, Türk Pop Müziğinin en seviyeli yıllarıydı demek yanlış olmaz...

Onun içindir ki, 30-40 yıllık “İki Yabancı”, “Dağlar Dağlar”, “Senden Başka”, “Kusura Bakma”, “Dünya Dönüyor” gibi parçalar bugün hala dillerdedir...

Barış Manço diye biri

Böyle bir ortamda, 1958’de sahneye çıkmış olmakla birlikte, 1960’lı yılların başında kendi kurduğu grubu ile rock şarkılar söyleyen ve konserler veren bir genç peyda oldu!.. Ancak, henüz pek tanıyan yoktu onu.

Bir müddet sonra, üzerinde Barış Manço ismi yer alan 45’lik plak çıktı (1962). Barış’ın, bu plak ile hakkı olan etkiyi yaptığı söylenemez.

Belki de bu yüzden olacak, hemen hepimiz, Barış Manço’nun müzik dünyasına “Dağlar Dağlar” ile adım attığını zanneder. Oysa Barış Manço, 1970 senesinde çıkardığı bu şarkıdan tam sekiz yıl önce plak yapmaya başlamıştı.

1962’den 1970 yılına kadar geçen 8 yıllık bu süre içerisinde Barış Manço’nun Türkiye’de üç plağı vardı. Bu sırada Belçika’ya gitti. Orada zor günler geçirmekle beraber Kraliyet Akademisi’nde okumaya başladı. İstanbul ve Brüksel arasında mekik dokuyarak öğrenimini sürdürdü ve bu okulu birincilikle bitirdi. Bu arada 1964 yılında Paris’te iki 45’lik çıkardı. 1967 yılına gelindiğinde Belçika’da kısa sürecek bir evlilik gerçekleştirdi.

Dağlar Dağlar...

3 yıl sonra, işte o ölümsüz parçanın yapıldığı tarih geldi. 1970 yılının Mart ayında piyasaya çıkan bir plak, pikaplardan insanın içine işleyen bir şarkıyı yayıyordu etrafa;

“Dağlar Dağlar  kurban olam Yol ver geçem Sevdiğimi son bir olsun Yakından görem...”

Bu sözlerle birlikte yer yerinden oynuyor, Barış Manço büyük sükse yapıyordu. Şarkısı her yerde çalınıyor, satış grafiği yükseldikçe yükseliyor ve 1970 yılında bir plak 700.000 satışa ulaşıyordu. İşte onun asıl patlamayı yaptığı ve 30 yıl sonra bile dillerden düşmeyecek olan parçası bu “Dağlar Dağlar”dı. O zaman çıkarmış olduğu plağın, Barış’ın 15. plağı olduğunu pek bilen yoktu. Böylece tüm dikkatleri üzerine çekmişti ve döneminin ünlü sanatçılarından Cem Karaca’ya rakip olmuştu. Kurtalan Ekspres ile birlikte hem Türkiye’de hem birçok yabancı ülkede konserler vermeye başlamıştı. 1977’de Hollanda’da içinde “Nick The Chopper” adlı şarkısının da bulunduğu 12 parçadan oluşan bir Longplay yaptı.

Daha sonra, o hiç unutamayacağımız eşsiz parçalar birer birer gelmeye başladı: “Gülpembe, Anlıyorsun Değil mi, Arkadaşım Eşek, Kara Sevda”... Bunlarla birlikte daha birçok şarkısı 70, 80 ve 90’lı yıllarda klasikler arasına girdi.

7’den 77’ye

Hayata gözlerini kapattığı gün olan 1 Şubat 1999 tarihine kadar 200 civarında şarkı besteledi. Bunların bir çoğu farklı dillere çevrildi. Barış artık şarkıları yurtiçi ve yurtdışında seslendirilen, şöhretin zirvesinde bir sanatçıydı.

1988’e gelindiğinde, Barış Manço müzikteki başarısını sürdürürken TRT’ye o güne kadar benzeri görülmemiş bir program yapmayı teklif etti. Kabul gören “7’den 77’ye” programı ile her Pazar evlerimize misafir oldu. 1996 yılına kadar 300 kez ekrana gelen program, Barış Manço’nun içinde yaşattığı o çocuk yanını milyonlarla paylaşmasını sağladı. “7’den 77’ye” programı, çocuk ve aileye yönelik eğitici ve eğlendirici bir dünya belgeseli gibiydi. Bu programın çekimleri için ekibiyle birlikte tam 150 farklı ülkeyi dolaştı. Dolaşmakla kalmadı bizleri de dolaştırdı.

Ödül rekortmeni

Başarıları herkes tarafından takdir görüyordu. 300’den fazla ödül aldı. Bu ödüllerin yanında; yurt içinde ve yurt dışında üniversiteler, yabancı devletlerin krallıkları, cumhurbaşkanlıkları, bakanlıkları, vakıfları tarafından çeşitli unvanlar verildi.

Farklıydı, bizdendi

Onun şarkıları çok farklıydı. Parçaların hem sözleri hem de müziği kendi döneminde yapılan çalışmalardan ayrılıyordu. Sanki Türk Milletinin duygularına tercüman oluyordu. Türk müziğinde yüzyıllardır işlenen kavramları, temaları, kendi çalışmalarında devam ettirmekle birlikte, parçaların müziği, yorumu çok farklıydı. Bu farklılık, yerleşik müzik kültürü ile birleşerek yeni bir sentezin motiflerini oluşturuyordu.

Barış Manço bizim Türkümüzü söylemeye o dönemlerde başlamıştı. Dahası bunu 40 yıllık sanat yaşamı boyunca devam ettirme başarısını gösterdi.

Türkiye’de değerler, iktidarlar, alışkanlıklar, hemen her şey değişti. Ama o, hep ayakta kalmayı başardı... Çizgisini değiştirmedi, kendini yenilemekten de çekinmedi. Onunla aynı dönemde müziğe başlayanların birçoğu ya unutuldu ya da başarıları kısa sürdüğü için nefesleri kesildi, gelemediler bugünlere... Barış Manço da onlar gibi olabilir, bugünlere erişemeyebilirdi. Fakat, zamanın yok edici törpüsü onun başarıları karşısında etkisiz kaldı.

Bildiğim dil: Tatlı dil

Kendisine bir söyleşide, kaç dil bildiği sorulduğunda, şaşırtıcı, aslında bir o kadar da ilginç bir cevap vermişti; “Sadece tek bir dil biliyorum, o da tatlı dil”... Evet o tatlı dilli bir Çelebi’ydi... Gezerdi, gezdirirdi, severdi sevdirirdi, söylerdi dinletirdi...

Unutulmak insanoğlunun her zaman en büyük korkularından biri olmuştur. Ona unutulma korkusunun olup olmadığı sorulduğunda, “Hayır yok” demiş ve insanın asıl ölümünün fiziki olarak bu dünyadan gitmesiyle değil, isminin artık anılmaması ile gerçekleştiğini belirtmişti. Üç kuşağa hitap edebilmek ancak Barış Manço gibi, ülkesinin değerlerine sahip ve saygılı, dünyayı gezen ve bilen, insanı tanıyan ve seven, şarkıyı yazan ve söyleyen birinin eseri olabilirdi, öyle de oldu... 70 yaşındakiler, 7 yaşındakilere onu tanıtmak zorunda kalmıyorlar. Herkes onun şarkılarında bir şeyler buluyor,  severek dinliyor. İşte bu yüzdendir ki, hiç eskimiyor, unutulmuyor...

“Mançoloji” ve Türklerin 4000 Yılı

Aramızdan ayrıldığında kendisi için çok önemli olan birkaç proje üzerinde çalışıyordu. Bu ideallerinden biri, ölümünden sonra yayımlanan ve 2.5 milyon satışa ulaşan; Mançoloji’yi çıkarmaktı... 40 yıllık sanat hayatını yine bu sanat hayatının ürünü olan parçalarla anlatmak istiyordu bizlere...

Diğer bir projesi de “Türklerin 4000 Yılı” adlı belgeseli gerçekleştirmekti. Proje ile ilgili olarak Ankara’da önemli görüşmelerde bulunmuş, ne yapacağını bilir hale gelmişti. Amerika’dan Uzakdoğu’ya kadar 37 ülkede çekim yapılmasını gerektiren belgesel, Türklerin dünü, bugünü ve yarınına ışık tutacaktı...

Güz yağmurları ile göçüp gitmeseydi, en sevilen 24 parçasını yeniden seslendirdiği Mançoloji ile hayatının baharını yaşayacak, sevenleri ile yeniden kucaklaşacaktı...

Sözleri ve besteleri ile gönüllerimize taht kuran Barış Manço, her ölüm yıldönümünde o tahttan bizlere el sallamaya devam edecek... Çünkü Barışlar ölmez!

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ankhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.