Ahmet Tek
Köşe Yazarı
Ahmet Tek
 

Kız Kulesi’nin Boyası, Fanatiklerin Foyası…

Boya, hafızamın muhafaza altına aldığı çocukluk dönemi renk ve koku kaynağım. Zihnime sinen,  rengi ve kokusuyla tanıştığım ilk boya, kabarık revani dilimine benzettiğim süngeri, küçük teneke kutusuna bandırdığım siyah ayakkabı boyasına aittir. Şimdilerde olduğu gibi, o vakitler nerede ayakkabı bolluğu! Bir çift ayakkabıyı bir yıl kullandığımız idareli (!) yıllar. Büyüklerimiz ‘boya ayakkabının ömrünü uzatır’ diye öğretti. Boya, badem yağıyla karıştırılıp ayakkabıya sürülürse deriyi besler, üstüne çekilen cila ise pırıl pırıl yapardı. Uzun yıllar ayakkabılarımı kendim boyadım, keyifle, tütün tiryakisi misali kokusunu içime çeke çeke. Sonra diğer kokulu “boyar maddeler” girdi peyderpey, hayatıma. Katran, kına, vernik, yağlıboya, kök boya… Ahşap evimizin kuşkonmaz yeşiline dönüşmesi bir hafta kadar sürmüştü. Kokusu ise hala burnumdan gitmedi. Yeşilin her tonu en sevdiğim renktir. Zihnimin paletinden silinmeyen ana renkler kök boyalara aittir. Odun ateşi yakılır, büyük bir kazana su doldurulur, ardından kök boya boca edilirdi. Halı dokunacak yün yumakları kaynayan kazana atılır, bir sopa ile yüzeye çıkması engellenirdi. Bir süre sonra kazandan renkli iplikler çıkarılır, etrafa kesif bir duman yükselirdi. Yün ve kök boya karışımından oluşan buhur köşe bucağa sinerdi. Buhur, çivit mavi veya sarıyla karışıksa çiçek, koyu kırmızıysa tahıl kokardı. Kumaş ve ip boyayan iş yerlerinin müşterisi hiç de az olmazdı. Onlar galiba kimyasal boya kullanıyordu. Ne zaman önlerinden geçsem renkleri başımı döndürür, ekşi koku yüzünden fazla oyalanmadan uzaklaşırdım. Sonra boya çeşitleri çoğaldı. Renkli kalemlerim,  sulu boyalarım, pastellerim, keçeli ve tükenmez kalemlerimle tebeşirlerim oldu. Ressam paletlerinde tüplerden taşmaya hazır boyalar gördüm. Atölyelere sinmiş yağlıboya kokuları sanat tutkumla bütünleşti. Evimin duvarlarını süsleyen yağlıboya resimlerin tarif edemediğim kokuları estetik duygularımı kamçıladı. Çocukluğumda doyasıya boyayacak kitabım da olmadı, karalayıp çöpe attığım defter, kitap da… Okuduğum renkli ve kokulu güzel kitaplar arasında Boyalı Kuş, Koku, Parfümün Dansı, Benim Adım Kırmızı ve Kırmızı Saçlı Kadını sayabilirim. Boyalı filmler de izledim; Mavi En Sıcak Renktir ile kaç kez izlediğimi unuttuğum Üç Renk üçlemesi (Blue-Red- Blanc) favorilerim arasındadır. Saçı boyalı kadınlar da girdi hayatıma. Her biri gitti, kokuları miras kaldı. Çocukluğumda evlerimizde testi ve çömlek, küp ve toprak kaplar vardı. Onların rengini ve kokusunu ileri yaşlarımda idrak ettim. Toprağın kan kırmızı rengi, çamur işlenip şekil aldıktan sonra ortaya çıkıyormuş. İyi testi, temiz kalbe benzermiş. İçindekini dışına yansıtırmış. Şimdilerde kullandığım su bardağımın rengi kan kırmızı. Kitap köşemin susmayan radyosu, cam keman, vazo, kâseler ve naif resimler de aynı renktir. Çiniler, minyatürler, çeşm-i bülbüller, ateş kehribarlar birer renk cümbüşüdür. Ebru, boya ile kokunun suda doğum yapmış hiç büyümeyen, terütaze bebeğidir. Çiçekle toprağın kâğıt üzerinde kucaklaşmasıdır. Bunlar da sonradan hayatıma karıştı. Boyayı en iyi kullanan ressamlar arasında öncelik hep Picasso’nun olmuş. Picasso’nun boya tedarikçisi fotoğrafçı Andre Kertesz Brassai imiş. Ünlü ressam, 18 Kasım 1943’de, ceketinin cebinden katlanmış büyük bir kâğıt çıkarıp Brassai’ye göstermiş. Kâğıtta, Picasso’nun el yazısıyla, özenli satırlar varmış. Brassai bu kâğıdı önce şiir sanmış, sonra fark etmiş Picasso’nun o haftaki boya listesi olduğunu. Brassai, ‘Picasso ile Konuşmalar” adlı kitabında bu listeye yer vermiş. Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”daki minyatürlerde kullanılan malzemelerden çok farklı. Bakın, neler yazılı; ben o renkleri ilk kez duydum ve kokularını hayal bile edemiyorum. "permenan beyaz… gümüş serülium mavi... kobalt Prusya kadmiyum limon sarısı (açık)...  strontium kızıl kök bitum lakı... mavi ve esmer viole mavi fildişi siyahı... sarı ve kırmızı aşı boyası... açık ve koyu lacivert taşı... yanmış ve doğal gölge toprağı... acem kırmızısı... yanmış ve doğal sienne toprağı... açık ve koyu kadmiyum yeşili... zümrüt yeşili... açık ve koyu japon... veronez... açık ve koyu kobailt vilosi..." (Picasso’nun yazımına sadık kalınmıştır.) Renkler ve zevkler tartışılmaz diyenler olmuş. Oysa en çok renkleri ve zevkleri tartışmışız. El altındaki hazır malzeme bunlar. Başka silah aramaya gerek duymayanlar olmuş. Picasso’nun çok kullandığı renklerden biri kemik karasıymış. Ünlü ressamlar kemik siyahına ayrı önem vermişler. Hollandalı ressam Johannes Vermeer'in başyapıtlarından biri olan İnci Küpeli Kız adlı tabloda da kemikten elde edilen kara boya kullanılmış. Fil dişi külünden elde edilen siyah, en kaliteli boya kabul edilirmiş. Bizde de ünlü hattatların is’ten elde edilen özel boyalar kullandığı bilinir. İs toplanması, deri tulumlara konularak deve kervanlarıyla İpek Yolu yolculuğu gibi uzun öyküsü vardır. Sanat emektir, emek yoğundur. Bir çırpıda kotarılacak iş değildir. Sanat bu yüzden yaratıcılıktır, hayaldir, birikimdir. Tüketim nesnesi değildir. Boşboğazların lakırtısının uzağındadır. Beni çocukluğuma, boyaların renkli ve kokulu dünyasına çıkaran seyyah, Kız Kulesi oldu. Seçim öncesi yaşanan bilgi kirliliğinden ve fanatiklerin sosyal medyadaki zehirli yılan dilinden kurtulamayan Kız Kulesi… Kız Kulesi, 2014'te internete en fazla yüklenen turistik destinasyon ve mekân fotoğrafları üzerine yapılan bir araştırmada, dünyada en fazla fotoğrafı çekilen beşinci turistik merkez olmuş. (İlk dört sırada Guggenheim Müzesi - New York, Trinità dei Monti Kilisesi - Roma, Güell Parkı - Barcelona ve Moulin Rouge - Paris var.) Kız Kulesi’nde 2021’de restorasyon çalışmalarına başlanmış. Prof. Dr. Feridun Çılı, Prof. Dr. Zeynep Ahunbay ve Ağa Han Mimarlık Ödülü sahibi Mimar Han Tümertekin'den oluşan ekip tarafından gerçekleştirilen çalışmalar Mayıs’ın ilk haftasında tamamlanmış. Bazı salakların zannettiği gibi, amele pazarından devşirilen Suriyeli işçilerin eseri değil. Sanat ve mimari liyakata dayanır. Sadece kazma kürek, kır dök işi değildir. Kız Kulesi’nde olanlar, bundan sonra olmuş. Önce olanlar daha vahim ama geçmişi deşmenin gereği, uzun yazıyı okumaya kimsenin tahammülü yok. 11 Mayıs’ta ziyarete açılan Kız Kulesi’nde, açılış öncesi aydınlatma çalışmaları yapılırken çekilen bir fotoğraf, sosyal medyada ‘tt’ olmuş. Kız Kulesi'ni Ankara pavyonlarına benzetmişler. Daha neler neler yazılıp çizilmiş. Sosyal medyada mantık, bilgi, izan ve beyin süzgeci kullanılmadığı için benzetmeler iğrenç ötesi boyuta ulaşmış. Sosyal medya maymunları renk uzmanı kesilmişler, yetmemiş uluslararası restoratör olup değerlendirme bile yapmışlar. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile bu çalışmaları yürüten ekip açıklama yapmış, kimin umurunda. Bu cehalet çamuruna yıllanmış gazetelerden de düşen olmuş. Kız Kulesi orada duruyor, fotoğraf paylaşanların büyük bölümü ömürlerinde Kız Kulesi’ni görmemiş bile olabilirler. Olsun, onlar bedavacılar, sürücüsü aynı olan dolmuşların gönüllü yolcuları. Cahil utanır, bu yüzsüzler utanmaz. Şimdi başka sahte paylaşımların peşindeler. Seçim sandığından çıkan sonuçlarda Kız Kulesi’nin payı yok zannetmeyin. Temeliyle alay edilen Hatay Defne Hastanesi’nin başına gelen de Kız Kulesi’nin benzeriydi. Dalga geçtikleri hastane 60 günde inşa edilip hizmete alındı. Bu örnekler öyle çok ki! Her yalanları suratlarında şamar gibi patlayan sosyal medya maymunları adeta kaşarlanmış, ‘acımadı ki!’ diyerek yeni arsızlıklar peşindeler. Dostoyevski, “Yeraltından Notlar”da “İnsan ahmak bir yaratıktır, son derece ahmak! Daha doğrusu ahmak değil de nankördür; eşine rastlanmayacak derecede nankördür” derken, bu günlere gönderme yapmış olmalı. Millet İttifakı seçimi neden kazanamadı sorusuna yanıt arayanlara önerim, sosyal medya soytarılarının paylaşımlarını göz ardı etmemeleri. Her boya silinir, gerçeğin boyası bakidir. Sosyal medya soytarılarının en sık kullandıkları bir tespitle veda edelim: “Gerçeklerin, bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.” Not: Bana göre, en güzel seçim analizini, Bedir Acar, Akşam gazetesinde, 16 Mayıs’ta yayımlanan “Kazanan opera oldu” başlıklı yazısı ile yaptı. Maalesef çemkirenlerin ve boş içeriklerin revaçta olduğu devirleri yaşıyoruz. Özel yazılar ve incelikli dokundurmalar dikkatleri çekmiyor. Okumanızı öneririm.
Ekleme Tarihi: 31 Mayıs 2023 - Çarşamba

Kız Kulesi’nin Boyası, Fanatiklerin Foyası…

Boya, hafızamın muhafaza altına aldığı çocukluk dönemi renk ve koku kaynağım. Zihnime sinen,  rengi ve kokusuyla tanıştığım ilk boya, kabarık revani dilimine benzettiğim süngeri, küçük teneke kutusuna bandırdığım siyah ayakkabı boyasına aittir.

Şimdilerde olduğu gibi, o vakitler nerede ayakkabı bolluğu! Bir çift ayakkabıyı bir yıl kullandığımız idareli (!) yıllar. Büyüklerimiz ‘boya ayakkabının ömrünü uzatır’ diye öğretti. Boya, badem yağıyla karıştırılıp ayakkabıya sürülürse deriyi besler, üstüne çekilen cila ise pırıl pırıl yapardı. Uzun yıllar ayakkabılarımı kendim boyadım, keyifle, tütün tiryakisi misali kokusunu içime çeke çeke.

Sonra diğer kokulu “boyar maddeler” girdi peyderpey, hayatıma. Katran, kına, vernik, yağlıboya, kök boya… Ahşap evimizin kuşkonmaz yeşiline dönüşmesi bir hafta kadar sürmüştü. Kokusu ise hala burnumdan gitmedi. Yeşilin her tonu en sevdiğim renktir.

Zihnimin paletinden silinmeyen ana renkler kök boyalara aittir. Odun ateşi yakılır, büyük bir kazana su doldurulur, ardından kök boya boca edilirdi. Halı dokunacak yün yumakları kaynayan kazana atılır, bir sopa ile yüzeye çıkması engellenirdi. Bir süre sonra kazandan renkli iplikler çıkarılır, etrafa kesif bir duman yükselirdi. Yün ve kök boya karışımından oluşan buhur köşe bucağa sinerdi. Buhur, çivit mavi veya sarıyla karışıksa çiçek, koyu kırmızıysa tahıl kokardı. Kumaş ve ip boyayan iş yerlerinin müşterisi hiç de az olmazdı. Onlar galiba kimyasal boya kullanıyordu. Ne zaman önlerinden geçsem renkleri başımı döndürür, ekşi koku yüzünden fazla oyalanmadan uzaklaşırdım.

Sonra boya çeşitleri çoğaldı. Renkli kalemlerim,  sulu boyalarım, pastellerim, keçeli ve tükenmez kalemlerimle tebeşirlerim oldu. Ressam paletlerinde tüplerden taşmaya hazır boyalar gördüm. Atölyelere sinmiş yağlıboya kokuları sanat tutkumla bütünleşti. Evimin duvarlarını süsleyen yağlıboya resimlerin tarif edemediğim kokuları estetik duygularımı kamçıladı.

Çocukluğumda doyasıya boyayacak kitabım da olmadı, karalayıp çöpe attığım defter, kitap da… Okuduğum renkli ve kokulu güzel kitaplar arasında Boyalı Kuş, Koku, Parfümün Dansı, Benim Adım Kırmızı ve Kırmızı Saçlı Kadını sayabilirim. Boyalı filmler de izledim; Mavi En Sıcak Renktir ile kaç kez izlediğimi unuttuğum Üç Renk üçlemesi (Blue-Red- Blanc) favorilerim arasındadır. Saçı boyalı kadınlar da girdi hayatıma. Her biri gitti, kokuları miras kaldı.

Çocukluğumda evlerimizde testi ve çömlek, küp ve toprak kaplar vardı. Onların rengini ve kokusunu ileri yaşlarımda idrak ettim. Toprağın kan kırmızı rengi, çamur işlenip şekil aldıktan sonra ortaya çıkıyormuş. İyi testi, temiz kalbe benzermiş. İçindekini dışına yansıtırmış. Şimdilerde kullandığım su bardağımın rengi kan kırmızı. Kitap köşemin susmayan radyosu, cam keman, vazo, kâseler ve naif resimler de aynı renktir.

Çiniler, minyatürler, çeşm-i bülbüller, ateş kehribarlar birer renk cümbüşüdür. Ebru, boya ile kokunun suda doğum yapmış hiç büyümeyen, terütaze bebeğidir. Çiçekle toprağın kâğıt üzerinde kucaklaşmasıdır. Bunlar da sonradan hayatıma karıştı.

Boyayı en iyi kullanan ressamlar arasında öncelik hep Picasso’nun olmuş. Picasso’nun boya tedarikçisi fotoğrafçı Andre Kertesz Brassai imiş. Ünlü ressam, 18 Kasım 1943’de, ceketinin cebinden katlanmış büyük bir kâğıt çıkarıp Brassai’ye göstermiş. Kâğıtta, Picasso’nun el yazısıyla, özenli satırlar varmış. Brassai bu kâğıdı önce şiir sanmış, sonra fark etmiş Picasso’nun o haftaki boya listesi olduğunu.

Brassai, ‘Picasso ile Konuşmalar” adlı kitabında bu listeye yer vermiş. Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”daki minyatürlerde kullanılan malzemelerden çok farklı. Bakın, neler yazılı; ben o renkleri ilk kez duydum ve kokularını hayal bile edemiyorum.

"permenan beyaz… gümüş serülium mavi... kobalt Prusya kadmiyum limon sarısı (açık)...  strontium kızıl kök bitum lakı... mavi ve esmer viole mavi fildişi siyahı... sarı ve kırmızı aşı boyası... açık ve koyu lacivert taşı... yanmış ve doğal gölge toprağı... acem kırmızısı... yanmış ve doğal sienne toprağı... açık ve koyu kadmiyum yeşili... zümrüt yeşili... açık ve koyu japon... veronez... açık ve koyu kobailt vilosi..."

(Picasso’nun yazımına sadık kalınmıştır.)

Renkler ve zevkler tartışılmaz diyenler olmuş. Oysa en çok renkleri ve zevkleri tartışmışız. El altındaki hazır malzeme bunlar. Başka silah aramaya gerek duymayanlar olmuş.

Picasso’nun çok kullandığı renklerden biri kemik karasıymış. Ünlü ressamlar kemik siyahına ayrı önem vermişler. Hollandalı ressam Johannes Vermeer'in başyapıtlarından biri olan İnci Küpeli Kız adlı tabloda da kemikten elde edilen kara boya kullanılmış. Fil dişi külünden elde edilen siyah, en kaliteli boya kabul edilirmiş. Bizde de ünlü hattatların is’ten elde edilen özel boyalar kullandığı bilinir. İs toplanması, deri tulumlara konularak deve kervanlarıyla İpek Yolu yolculuğu gibi uzun öyküsü vardır. Sanat emektir, emek yoğundur. Bir çırpıda kotarılacak iş değildir. Sanat bu yüzden yaratıcılıktır, hayaldir, birikimdir. Tüketim nesnesi değildir. Boşboğazların lakırtısının uzağındadır.

Beni çocukluğuma, boyaların renkli ve kokulu dünyasına çıkaran seyyah, Kız Kulesi oldu. Seçim öncesi yaşanan bilgi kirliliğinden ve fanatiklerin sosyal medyadaki zehirli yılan dilinden kurtulamayan Kız Kulesi…

Kız Kulesi, 2014'te internete en fazla yüklenen turistik destinasyon ve mekân fotoğrafları üzerine yapılan bir araştırmada, dünyada en fazla fotoğrafı çekilen beşinci turistik merkez olmuş. (İlk dört sırada Guggenheim Müzesi - New York, Trinità dei Monti Kilisesi - Roma, Güell Parkı - Barcelona ve Moulin Rouge - Paris var.)

Kız Kulesi’nde 2021’de restorasyon çalışmalarına başlanmış. Prof. Dr. Feridun Çılı, Prof. Dr. Zeynep Ahunbay ve Ağa Han Mimarlık Ödülü sahibi Mimar Han Tümertekin'den oluşan ekip tarafından gerçekleştirilen çalışmalar Mayıs’ın ilk haftasında tamamlanmış. Bazı salakların zannettiği gibi, amele pazarından devşirilen Suriyeli işçilerin eseri değil. Sanat ve mimari liyakata dayanır. Sadece kazma kürek, kır dök işi değildir.

Kız Kulesi’nde olanlar, bundan sonra olmuş. Önce olanlar daha vahim ama geçmişi deşmenin gereği, uzun yazıyı okumaya kimsenin tahammülü yok. 11 Mayıs’ta ziyarete açılan Kız Kulesi’nde, açılış öncesi aydınlatma çalışmaları yapılırken çekilen bir fotoğraf, sosyal medyada ‘tt’ olmuş. Kız Kulesi'ni Ankara pavyonlarına benzetmişler. Daha neler neler yazılıp çizilmiş. Sosyal medyada mantık, bilgi, izan ve beyin süzgeci kullanılmadığı için benzetmeler iğrenç ötesi boyuta ulaşmış.

Sosyal medya maymunları renk uzmanı kesilmişler, yetmemiş uluslararası restoratör olup değerlendirme bile yapmışlar. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile bu çalışmaları yürüten ekip açıklama yapmış, kimin umurunda. Bu cehalet çamuruna yıllanmış gazetelerden de düşen olmuş.

Kız Kulesi orada duruyor, fotoğraf paylaşanların büyük bölümü ömürlerinde Kız Kulesi’ni görmemiş bile olabilirler. Olsun, onlar bedavacılar, sürücüsü aynı olan dolmuşların gönüllü yolcuları. Cahil utanır, bu yüzsüzler utanmaz. Şimdi başka sahte paylaşımların peşindeler.

Seçim sandığından çıkan sonuçlarda Kız Kulesi’nin payı yok zannetmeyin. Temeliyle alay edilen Hatay Defne Hastanesi’nin başına gelen de Kız Kulesi’nin benzeriydi. Dalga geçtikleri hastane 60 günde inşa edilip hizmete alındı. Bu örnekler öyle çok ki! Her yalanları suratlarında şamar gibi patlayan sosyal medya maymunları adeta kaşarlanmış, ‘acımadı ki!’ diyerek yeni arsızlıklar peşindeler.

Dostoyevski, “Yeraltından Notlar”da “İnsan ahmak bir yaratıktır, son derece ahmak! Daha doğrusu ahmak değil de nankördür; eşine rastlanmayacak derecede nankördür” derken, bu günlere gönderme yapmış olmalı.

Millet İttifakı seçimi neden kazanamadı sorusuna yanıt arayanlara önerim, sosyal medya soytarılarının paylaşımlarını göz ardı etmemeleri. Her boya silinir, gerçeğin boyası bakidir. Sosyal medya soytarılarının en sık kullandıkları bir tespitle veda edelim:

“Gerçeklerin, bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.”

Not: Bana göre, en güzel seçim analizini, Bedir Acar, Akşam gazetesinde, 16 Mayıs’ta yayımlanan “Kazanan opera oldu” başlıklı yazısı ile yaptı. Maalesef çemkirenlerin ve boş içeriklerin revaçta olduğu devirleri yaşıyoruz. Özel yazılar ve incelikli dokundurmalar dikkatleri çekmiyor. Okumanızı öneririm.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ankhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.