Reklam kod içeriği yüklenmemiş.
Reklam kod içeriği yüklenmemiş.
Yerel Haber Girişi: 14.06.2022 - 21:16, Güncelleme: 14.06.2022 - 21:16

‘Medyatik’ bir ilk yazı!

 

‘Medyatik’ bir ilk yazı!

Ayı’ya sormuşlar yolun inişini mi seversin yokuşunu mu diye. Kendisi pehlivan kesimli bir hayvan olduğundan her iki yol tercihi de işine gelmez ve soruya soru ile cevap verip “Düz yol ile ne kavgan var ki onu sormazsın; bu yolların düz olanı yok mu?” der.
Güner KARABULUT  Bendeniz de daha önceleri makale yazmış olduğum çeşitli mahalli ve internet gazetelerinde demokratik düşünce yapımı yansıtarak, çözüm odaklı bir bakış açısı ile hareket ettim. Dediğim dedik çaldığım düdük demeden, önce karşı fikri dinleyip, anlayıp, değerlendirip, doğru olan kısmını ayırıp, ondan sonra kafama yatmayan kısmına karşı çıkmayı tercih ettim. Karşı fikri anlamak başka, o fikre katılmak başka, hiç dinlemeden karşı çıkmak ise daha başkadır. Bu konuda sıkça verdiğim bir örnek vardır ki ben gazeteci Metin Toker’in yalancısıyım. Bu anekdot İsmet İnönü, oğlu Erdal İnönü ve İsmet Beyin damadı olan Metin Toker arasında geçer. Üçü birden Pembe Köşkün bahçesinde hem volta atıp hem de memleket meseleleri üzerine kafa patlatmaktadırlar. Damat Metin ile Baba İnönü arasında hararetli bir tartışma başlar ve damat pes edecek gibi değildir. Belki konusunda haksız olduğundan belki de sessiz kalmasına sinirlendiğinden çıkışır oğlu Erdal beye babası, “Sende aynı fikirdesin ki sesin soluğun çıkmıyor” diye. Erdal İnönü’nün cevabı ibretlik olur. Der ki: “Baba eniştem ile aynı fikirde değilim ama onu anlıyorum.” Demem odur ki işin özü birbirimizi anlamaktan geçiyor. Anlamadan karşı çıkmak eskiden siyasi parti mensuplarına özgü bir davranıştı. Günümüzde ise bu durum eli kalem tutanlardan tutun da bakkal ile çırağına kadar bulaştı. Ondan sonra şikayet diz boyu. Bakkal der, çırak bulamıyorum, çırak der, bu meslek bitmiş abi. Herhangi bir gazetede yazanların etkisi okuyucusu ile sınırlı olduğundan zararı nezle kıvamında olur. Asıl curcuna haber programlarında koptuğu için onları izlerken kendinizi Corana’nın anavatanı Wuhan’da zannedebilirsiniz. Haber programlarında şamata ne kadar fazla ise o kadar reyting aldığını bilen moderatör kısmı önce ateşe üç beş kuru meşe kıvamında odun atıp bekler. Ortalık ısınıp terleme faslı başladığında ise “Kapıyı biraz açsak mı?” anlamına gelen “Reklama gitmem gerek deyip” yayına ara vererek, var olan harareti biraz düşürme çaresine bakar. Artık reklam arasında tek ayaküstünde durma cezası mı verir yoksa Çaycı Hüseyin edasıyla “Ayıp oluyo ama” mı der bilinmez, yayın yeniden başladığında, birbiriyle itişmeye ara veren konukların ses seviyeleri düşmüş olsa bile bakışları “Çıkışta ben sana sorarım” şeklindedir.  Bu tür programlarda, incir çekirdeğini doldurmayacak bir söz veya konu üzerinde kızılca kıyamet koparan konuk sayısı her geçen gün artmaktadır. Sebebi, necip Türk milletinin kimin sesi daha çok çıkarsa ve yaygara koparırsa onu haklı görmek gibi bir zaafı olduğunu sanmalarıdır belki de… Rakip takımın zayıf kanadının neresi olduğunu keşfeden futbol antrenörü tavrı ile ahalinin o tarafına hücum edip hem reyting almak hem bir sonuca varamamak hem reytingi patlatıp reklam gelirlerini artırmak hem de hiçbir siyasi ile papaz olmamaktır gaye belki de… Sonuca varmayan havanda su dövme kıvamındaki tartışmalarda rol alan kanal sahibi, siyasiler ve kanal çalışanlarını anlıyorum ama tek anlamadığım gazeteci tayfasının bir bölümü. Neden derseniz, o mübarek zatlar içinde on madde olan bir konunun sadece üç tanesi akla yatkın olanını lokomotif yapıp, yedi yanlışı da vagon olarak ekleyip, tamamının bir bütün olduğunu savunup, karşı gelenlere de çeşitli etiketler yapıştırıp bel altından vuruyorlar. Mübarek gazeteci değil gönüllü lejyon askeri. Bu durumdan bendeniz başta olmak üzere, konuşulanı anlayan, konuştuğu anlaşılan insanların oluşturduğu önemli bir yurdum insanına fenalıklar gelmeye başladı, haberiniz ola. Habercilik başka, haber yaratma başka. Bir konuyu analiz etme başka, algı operasyonuna alet olmak başkadır. Kısacası cin başka şeytan başka ve biz kimin cin kimin şeytan olduğunu biliyoruz ama sizin bilmediğiniz ise bizim sizleri bildiğimiz.  Çok değerli fikir adamı Galip Erdem çeşitli gazetelerde makale yazmış ve ilk yazısında mutlaka klişeleşmiş sözünü söylemiştir. Ben de onun o sözüne yürekten katıldığım için ilk yazımı onun sözü ile bitireyim: -Bu gazetede belki inandığım her şeyi yazamayacağım ama inanmadığım hiçbir şeyi de yazmayacağım…
Ayı’ya sormuşlar yolun inişini mi seversin yokuşunu mu diye. Kendisi pehlivan kesimli bir hayvan olduğundan her iki yol tercihi de işine gelmez ve soruya soru ile cevap verip “Düz yol ile ne kavgan var ki onu sormazsın; bu yolların düz olanı yok mu?” der.

Güner KARABULUT 

Bendeniz de daha önceleri makale yazmış olduğum çeşitli mahalli ve internet gazetelerinde demokratik düşünce yapımı yansıtarak, çözüm odaklı bir bakış açısı ile hareket ettim. Dediğim dedik çaldığım düdük demeden, önce karşı fikri dinleyip, anlayıp, değerlendirip, doğru olan kısmını ayırıp, ondan sonra kafama yatmayan kısmına karşı çıkmayı tercih ettim.

Karşı fikri anlamak başka, o fikre katılmak başka, hiç dinlemeden karşı çıkmak ise daha başkadır. Bu konuda sıkça verdiğim bir örnek vardır ki ben gazeteci Metin Toker’in yalancısıyım. Bu anekdot İsmet İnönü, oğlu Erdal İnönü ve İsmet Beyin damadı olan Metin Toker arasında geçer. Üçü birden Pembe Köşkün bahçesinde hem volta atıp hem de memleket meseleleri üzerine kafa patlatmaktadırlar. Damat Metin ile Baba İnönü arasında hararetli bir tartışma başlar ve damat pes edecek gibi değildir. Belki konusunda haksız olduğundan belki de sessiz kalmasına sinirlendiğinden çıkışır oğlu Erdal beye babası, “Sende aynı fikirdesin ki sesin soluğun çıkmıyor” diye. Erdal İnönü’nün cevabı ibretlik olur. Der ki: “Baba eniştem ile aynı fikirde değilim ama onu anlıyorum.”

Demem odur ki işin özü birbirimizi anlamaktan geçiyor. Anlamadan karşı çıkmak eskiden siyasi parti mensuplarına özgü bir davranıştı. Günümüzde ise bu durum eli kalem tutanlardan tutun da bakkal ile çırağına kadar bulaştı. Ondan sonra şikayet diz boyu. Bakkal der, çırak bulamıyorum, çırak der, bu meslek bitmiş abi.

Herhangi bir gazetede yazanların etkisi okuyucusu ile sınırlı olduğundan zararı nezle kıvamında olur. Asıl curcuna haber programlarında koptuğu için onları izlerken kendinizi Corana’nın anavatanı Wuhan’da zannedebilirsiniz. Haber programlarında şamata ne kadar fazla ise o kadar reyting aldığını bilen moderatör kısmı önce ateşe üç beş kuru meşe kıvamında odun atıp bekler. Ortalık ısınıp terleme faslı başladığında ise “Kapıyı biraz açsak mı?” anlamına gelen “Reklama gitmem gerek deyip” yayına ara vererek, var olan harareti biraz düşürme çaresine bakar. Artık reklam arasında tek ayaküstünde durma cezası mı verir yoksa Çaycı Hüseyin edasıyla “Ayıp oluyo ama” mı der bilinmez, yayın yeniden başladığında, birbiriyle itişmeye ara veren konukların ses seviyeleri düşmüş olsa bile bakışları “Çıkışta ben sana sorarım” şeklindedir. 

Bu tür programlarda, incir çekirdeğini doldurmayacak bir söz veya konu üzerinde kızılca kıyamet koparan konuk sayısı her geçen gün artmaktadır. Sebebi, necip Türk milletinin kimin sesi daha çok çıkarsa ve yaygara koparırsa onu haklı görmek gibi bir zaafı olduğunu sanmalarıdır belki de…

Rakip takımın zayıf kanadının neresi olduğunu keşfeden futbol antrenörü tavrı ile ahalinin o tarafına hücum edip hem reyting almak hem bir sonuca varamamak hem reytingi patlatıp reklam gelirlerini artırmak hem de hiçbir siyasi ile papaz olmamaktır gaye belki de…

Sonuca varmayan havanda su dövme kıvamındaki tartışmalarda rol alan kanal sahibi, siyasiler ve kanal çalışanlarını anlıyorum ama tek anlamadığım gazeteci tayfasının bir bölümü. Neden derseniz, o mübarek zatlar içinde on madde olan bir konunun sadece üç tanesi akla yatkın olanını lokomotif yapıp, yedi yanlışı da vagon olarak ekleyip, tamamının bir bütün olduğunu savunup, karşı gelenlere de çeşitli etiketler yapıştırıp bel altından vuruyorlar. Mübarek gazeteci değil gönüllü lejyon askeri.

Bu durumdan bendeniz başta olmak üzere, konuşulanı anlayan, konuştuğu anlaşılan insanların oluşturduğu önemli bir yurdum insanına fenalıklar gelmeye başladı, haberiniz ola. Habercilik başka, haber yaratma başka. Bir konuyu analiz etme başka, algı operasyonuna alet olmak başkadır. Kısacası cin başka şeytan başka ve biz kimin cin kimin şeytan olduğunu biliyoruz ama sizin bilmediğiniz ise bizim sizleri bildiğimiz. 

Çok değerli fikir adamı Galip Erdem çeşitli gazetelerde makale yazmış ve ilk yazısında mutlaka klişeleşmiş sözünü söylemiştir. Ben de onun o sözüne yürekten katıldığım için ilk yazımı onun sözü ile bitireyim:

-Bu gazetede belki inandığım her şeyi yazamayacağım ama inanmadığım hiçbir şeyi de yazmayacağım…

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ankhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.